Bir gece kanadı olmadan ne kadar hızlı geçebilir. Ne kadar özgür olunabilir geceler bu kadar çokken ve her biri üzerine çuvallanırken. Ateş yokmuşçasına biri söndürülüp diğeri yakılırken sigaranın. Geçeceği varsa da geçer mi duman ağırlaştırdıkça geceyi. Geçen yazın sonundan bu yazın başına değin sana hissettiğim her bir kelimeyi gözüm görmesin istiyorum şu anda. En iyisi bu. Şimdi gidiyorum. Sakın arkamdan gelmeye kalkma.
Aslında kanatsız bir geceydi şu an olduğu gibi. Sadece ben uçtuğumu zannediyordum. Bundan ibaretti aşkımızın başlama tarihi.
30 Aralık 2010
Tek ayak üstünde duruyorum sanki. Cezalandırmış, bütün hayatın karşısında tek ayak üstünde dikmiş gibi biri. Yorulunca ayak değiştirmek yok. Bir süresi yok. Belki hayat boyu belki birazdan geç otur diyecek biri. O zaman da canım oturmak istemez, kaybettiğim zamanlara inat daha da yorabilirim kendimi. Dolaşabilirim, hiç dönmeye bilirim. Bozuk bir para gibi elden ele dolaşabilirim, bir yabancı, ülkesine götürüp hatıra parası yapana dek beni. Belki o zaman hatırası var der o yabancı, önemli hisseder, orada öylece durabilirim. Huzur bile bulabilirim.
Ne anlama geldiğimi dün değil ondan önceki gün değil ondan da önceki gün daha iyi biliyor gibiydim. Yarın bugün olduğu an unutuyor gibiyim kimliğimi yanıma almayı. Anında çıkıyor aklımdan kim olduğum. Rutine bağlanmış bir kurgu gibi hayatım, geçişleri kopuk. Başlı başına bir dejavu. Ben bu hayatı daha önce yaşamıştım.
12 Aralık 2010
Kimi insan demek istediğin şeyi ısrarla anlamaz, hissettiğin şeye bakar. O da yeterli olmaz hiç anlatmaya. Seni -herkesten iyi- tanır, belki -herkesten çok- sever bile ama sen kendini anlatamadıkça tahtalı köyü boylar o sevgide, aşk da, anlıyor olması da. Hislidir, hissetmiştir, sahiden öyle hissediyorsundur kabul ama şu şu şu yüzden bunları hissediyorum derken, açıklama getirmek için bin dereden su getirirken sen, o hala ne hissettiğini okuyorsa yüzünden, hala bildiğini okuyorsa tüy bitmiş dilinden, sus bence en iyisi.
Bir akrabam vardı yurt dışında yaşayan. Geçmiş zamanmış gibi bahsediyorum çünkü yıllar oldu görmeyeli. Çok açık giyinirdi. Türkiye'ye geldiğinde de aynı şekil. Eski zamanlarda bir düşünün Adapazarı gibi bir yeri -Bilenler bilmeyenlere tek kelimeyle anlatsın, ki bir kelimeye sığacak kadardır-. Ben düşünmek bile istemem.
Velhasıl etek boyuna, giydiği bluza karışan eden olduğunda, ki mutlaka olurdu, öyle karşılık verirdi ki yıllar geçti hala aynı tazeliğini koruyor hafızamda. Bir gün yine biri karışmış, o da olağanca kendini beğenmişliğiyle şöyle demiş: "Nedenmiş o, sakınacak bir yerim mi var da kapatayım". Küçüklüğümden beri ne kadar doğru bir laf ettiğini düşünürüm o laf edenlere. Şimdi ne oldu ona diye sorarsanız ellili yaşlarda kız kurusu olarak kaldı. Ama bu benim gözümde verdiği cevabın haklılığını değiştirmedi.
Sözüm o ki, ben kendimi iyi hissettiğim, içinde iyi hissedebileceğim bir hale bürüneyim de, ne çıkarsa bahtıma...
08 Aralık 2010
Günler geçiyor ama bir kabız gibi. Tanıştırayım, zaman benim azılı düşmanım. Haberlerde yine uzaylılar dolaşıyor. Daha dünya üzerinde doğru düzgün hayat süremezken uzayda yaşam var mı inanın merak etmiyorum. Tek derdimiz bu olsa keşke. Başımızın tacı mahalle ağzıyla yumuyor gözünü yine. Neymiş sırlar dökülmüş ortaya. Tabi herkesin bildiği bir sırsa.
Haberlere veriyorum kendimi halime şükretmek için bu günlerde. Özellikle de sabahları ağzımda acı bir tatla uyanmanın can havliyle. İşime konsantre oluyorum, yığıldıkça işler sövüp rahatlamak için. Tanımadığım kimliklere anlatıyorum derdimi. Göz kuruluğumu ilerleten ekranlara. Başlatan klimalara. Bunlarla yetinmeyip bir de et kesikleri ediniyorum kendime, ağrım sızım unutturur belki diye. Hareketleri eksiksiz yapıyorum. Derin derin nefes veriyorum, çoğunlukla almayı unutuyorum. Uzun yollar gidiyorum yürüme bandıyla. Çok uzaklara daldığımı farkedersem son ses açıp geri getiriyorum kendimi. Rahat bir nefes alıyorum sonra. Anlıyorum ki yeterince yormuşum. Anlaşılan o ki yattığımda düşünemeyecek kadar yorulmuşum.
İki ileri bir geri adımlar atıyor ayak uyduruyorum aklıma. Geçenleri sormayın gitsin. Sabah olsa da işime versem yine kendimi. Kısık sesime aldırmadan ağzıma geleni söylediğimi sanıp rahatlatsam içimi tanımadığım insanlar ve paraya olan açlıklarıyla.
Yemeye de kaldığım yerden başlasam. Tadını unutunca daha bi tatlı gelir yediğin yemekler. Ara sıra ara vermek gerek. Koku da öyle. Açken duyduğun yemek kokusu şişirebilir her yerini ama tıka basa yediysen yayılan kokular bozabilir mideni. ilişkiler gibi. Başta aç oluyor, doyunca da 'ağır bir kokusu' var oluyor, kaldıramıyor, terkediyoruz. Terketmekten söz açılmışken, normale indirgememden güç bulurken sen, ne varmış yani diye geçirirken içinden, unutmadan söyleyeyim; damak tadı değişkendir ama bir kere sinmişse kokusu derinlerde bir yere, sinmişse derine kırk yıl geçse, kırklansan da nafile. Nerede çıksa karşına, ne zaman seslense, değdiği her yerde... Beş duyu organının en büyük hissesine sahip olanıdır çünkü kokusu. Zaman geçer, zamanla her şey alır başını gider, ama koku sabittir, kendine has hafızasıyla olduğu yerde kalakalır.
06 Aralık 2010
Bir yerlerini yırtarcasına ağlıyorsun sonra da gidip spora pestilini çıkarıyorsun bak bakayım bir şeyin kalıyor mu.
Sırların en verilmeziydi aramızda sıkışıp kalan. Tutabilirdik, tutamadık. Başka türlü biliyorum olmazdı ama yine de düşünmüyor değilim bazen.
Biliyordum diyebileceğim bu sonu hazırlarken hayat, benim en başından beri bildiğimi unutmuş olacak ki al sana der gibi. E ben zaten biliyordum. Aylar boyunca çıkarmaya çalıştığım aklım bir şans bile vermedi ki ikimiz için. Kılını bile kımıldatmadı ki zaman.
Yanılıyor olmayı isterdim ilk günden beri. Ama maalesef yüzlerce duygunun kurbanı olup da kesileceğini önceden hissetmesiydi bu yüreğin. Olmaz, olamaz.
Aşkın yüz yıllık geçmişini inkar eder gibi, çıt çıkarmazlığın mağarasında yankılanıyor şimdi bıçak açmayan ağzımıza inatla beden dilimiz. Dilsizken daha bi gerçek sanki. Daha bi gerçekleşiyor sanki sevgiler. El kol hareketleriyle ifade edilebileceği kadar, hislerimiz gibi yalanlarımız da. Ama bakarsın hisleri tam olarak yansıtamazken, yalana sıra gelmez. Kelimelerin bile kifayetsiz kaldığı bir anda -öyle denir hani-, dilsizlik kapatır belki çenemizi. Açıklarımızı.
Dediğim gibi biliyordum seninle beni, kendimi, değişeceğini. Devasa değildi, olduğundan büyük görünmüyordu hiçbir şey. Aksine o kadar net, o kadar gerçektin ki karşımda dururken, aldanamadım. Gerçek dışı değilse, yalan değilse aldanılmıyor görünenlere; inanılıyor. Ben de onu yaptım, inandım. En kötüsü de bu işte. Sonu olmadığını bildiğin halde o anki gerçeğe inanmaktan alıkoyamamak kendini. Ama her şey değişir. Gerçekler bile. Aşklar bile.
Bir zamanlar capcanlı, yanı başımda duran elinin, kaşının, gözünün hayalini bile kuramaz oldum. Gözlerimin önüne getiremez oldum. Peki, elimize geçen neydi bırakırken ellerimizi? Elimizde değildi deme lütfen. Elele tutuşmak kadar kendiliğinden olamaz hiçbir zaman o eli çekmek.
Ben şimdi seni çağırıyorum ölen aşklar ruhlarından. Kimseye de ihtiyaç duymuyorum yüzleşirken aşkımın ölüsüyle, dirisiyle olduğu gibi. Ve olduğu gibi kabulleniyorum son yolculuğuna çıkarırken onu. Ruhunu huzura kavuşturmazsam unutamam, yaşamla ölüm arasında kalır diye.
Geriye dön ya da yoluna devam et, eni konu bu. Adam gibi yani. İşte şu an olduğu gibi birçok cümlemin noktasını başkalarına bıraktım kendi hayatımda. Elim gitmedi ya da gittiğinde titredi, birden fazlalaştı noktalar. O yüzden diyorum ya, o yüzden o kadar üstüne geliyorum ya. İstiyorum ki tak etsin canına, bitir birlikte kurduğumuz şu cümleyi.
İnatçısın her şeyde olduğu gibi bugün de. Yarın da öyle olacaksın biliyorum. Ama dedim sana, yapma. Bir an olsun inat yapma. Sana dediğim şey çıkacak bak göreceksin. Aradığımız şey hiçbir zaman biz değildik ki bulduğumuzu zannedelim.
Gözü görmeyen bir mutluluk çıkıp gelsin hayatına ki çıkıp gitsin göz gözü görmeyen göçebe duygularınla yerleşik hayata geçiremediğin hissin. Bırak gideyim. Gideyim ki geçsin karnımızı doyururken bile hiç susmayan karın gurultumuz.
05 Aralık 2010
Gece yatmadan önce şöyle bir düşünüp, başımı yastığa koyduğum gibi uyuyorum anlattıklarının etkisiyle. Demek istediğim masal gibi geliyor anlattıkların. Bazı zamanlar geceyi bile bekleyemiyorum anlatman için ayakta uyutuldukça daha bir anlaşılır olduğundan bütün olanlar. Bir varolup bi yokolduğun, yalanın daniskasına yaraşır hayatımdaki yerin gibi masallarındaki kahramanlar. Oysa iyiliğe karşı yenilirdi kötülediklerin, hani ne oldu kılıcına? Patenti sen doğmadan alınmış hayatında söz hakkın bile yok. İleriyi göremeyen düşüncelerin önünü zor görüyor. Sen hakkını vermedikçe doğru sözün, hakkını bir türlü bulamayan arayışın da yersiz kalıyor masallara hayran kalınan bu hayatta. Bütün hakları elinden alınmış el becerilerin ve dudak uçuklatan kabiliyetinle tarihte yerini alıyor masal kahramanı olarak düşüncesizliğin. Bizse bir vardık bir yok olduklarla bitiriyoruz sözü kapanınca konu. Yüzümüze kapanınca telefon. Yüzümüze kapanınca kapılar.
Sıraselviler'den aşağı doğru inerken gözüme bir yer takıldı. Geçen sene bugün, bu saatte oradaydım, dedim içimden. Her nedense bundan daha mutlu ya da umutlu değildim, de dedim.
Sonra mı? Yoluma devam ettim.
Vardığımda renkler artık daha canlıydı. Şimdilik sadece umutluyum ama u su düşecek yakında, hissediyorum. Ve hissetmekle yetinmeyip buraya yazıyorum, hayat bana çok büyük bir iyilik yapmak üzere.
23 Kasım 2010
Böyle yağdığına göre hava çok dolmuş. Bana benzemiş. Ama ben onun gibi olmayacağım. Kimseyi ıslatmaya niyetim yok. Yeterim ben kendime. İçimdeki evi göl ettim zamanında. Kimse de susturamadı. Yağdı yağdı dindi acım. Bundan sonra dolsa dolsa gözlerim dolar. Gözüme epey bir şey kaçtı da.
21 Kasım 2010
Geçen son üç yüz yirmi beş günden sonra -şu an saat hesabı yapamayacağım- bir yılı daha geride bırakmış sayılırız. Hiç değilse benim takvimimden çoktan geri kalan sayfalar koparıldı. Yaşamla ölüm arası gibi eski yıldan yeni yıla geçiş, hazırlık aşamasındayım. Ve de alıştırıyorum kendimi. Tabi elime kağıt kalem alıp bir sayfa boyunca yeni yılın tarihini atacak değilim, ilk bir hafta yanlışlıkla eski yılı yazmakta bir sakınca görmüyorum. Kendimi alıştırdığım şey yaşımın ilerlemesi de değil. Sadece ilk kez yeni bir yıldan bu kadar beklentiliyim, yapacaklarımın listesi uzaya kadar uzanıyor. Ve bunu burada paylaşma gereği duyuyorum ki başka bilenler de olsun, cayma olasılığım ortadan kalksın. Çünkü bazen kendimize karşı çok yumuşak olabiliyor ve verdiğimiz sözleri tutmayabiliyoruz, yani bence. Kendime verdiğim sözü size de verdiğim gibi, yap(a)madığım takdirde "hani yapıyordun!" deme hakkını da vermiş oluyorum.
13 Kasım 2010
Yalnızlığıma sevinmiyorum, sadece değişen bir şey yok, o yüzden de üzgün görünmüyorum. Kış uzun sürdü ama merak etmeyin mevsim normallerine dönüyor. Ölen bir aşkın arkasından konuşup kemiklerini sızlatmak istemiyor olsam da ağzımı toparlayamadığım olmuyor değil. Sesini duydum. Hayli suçlu. Bir yol bulunurdu, hatta bir yol vardı ama o benim tarif ettiğim yoldan gitmeyi çoktan bırakmıştı. Kabul, benim de parmağım var bu suçta yer yön kavramsızlığımla. O değil de onca zamandan, onca yaşanandan sonra her şeyin eskisi gibi gibi olabileceğini nasıl düşünür insan anlamış değilim. Hele ki duyguların aynı kalacağına nasıl inanır hiç anlamış değilim.
29 Ekim 2010
Bir telefonun ucunda evet ama aklımın ucundan geçmiyordu. İçtensizlikle birleşik düşünmekle meşguldüm. Kötü şeylerden başladım düşünmeye yaptığı, daha iyilere sıra gelmeden gün bitti. Oysaki dilimin ucuna kadar gelmişti.
16 Ekim 2010
Unutmanın hatırına son bir hatırlatma:
İsterdim ki yine sen iste ben anlatayım. Ama benim istediğim hiçbir şeyi istemezsin ki sen. Benim de zaten dönmüyor artık dilim senli kelimelere.
Birkaç kalıp buzla başlamıştı. Suyla karışık buz desek daha yerinde olur; çünkü yeterince bekletmemiştik buzlukta. Ben buza dönüşememiş buzparçacıklarını susuz içtiği rakısına atmakla meşguldüm. O da başımda durmuş bir daha hiç olamadığı kadar heyecanlıydı. Gereksiz konuşmalar yaparak heyecanını bastırdığını sanıyordu ama hiçbir işe yaramıyordu. Masasız evimde, kuramadığım rakı sofrası eşliğinde girmiştik mevzuya. Anlatılacak çok bir şey bulamıyorum o geceyle ilgili. Midemin rakı kaldırmayan günlerinden biriydi, az içtim, az konuştum. Ayaklarımızı uzatabilmek için dipdibe oturduğumuz koltukta başım omzunda uyuyakalmıştım son hatırladığım. Pardon, sonra kalkıp yatağa gitmiştim, onu evdeki diğer insanlarla başbaşa bırakıp, son hatırladığım bu hatırlıyorum. Uyuyakalacak kadar etkilenmemiştim yani. Tabi bunda çağırma sebebimizin orada bulunan başka bir arkadaşla tanıştırmak olduğunun büyük etkisi var. Yani olabilir.
Anlaşıldığı üzere o gün tanışmamıştık. İki üç yıl kadar önce bir arkadaşın evinde tanımıştım ilk. Dürüstçe fikrimi söyleyeyim, o gün de etkilenmemiştim. Üstelik de başka birine deliler gibi aşıktım. Onun da zaten o sırada evde bulunan başka birindeydi gözü. Oyun oynamıştık, hani şu bazı kelimeleri ağzına almadan, kartta yazan kelimeyi anlatma oyunu. Ne yalan söyleyeyim o gün de yatmıştım o daha evden çıkmadan.
Daha sonrasında yalnızca iki defa karşılaştık. Birini hatırlamıyorum bile, ama o çok iyi hatırlıyordu. O sırada çalıştığım kafeye gelmiş başka arkadaşlarla beraber. Elbise ve çizme vardı üzerimde, onu hatırladım sonradan. Elim kanıyormuş, kesmiş miyim ne, o da çıkmış hafızamdan. İlgilenmiş benimle. Hiç hatırlamıyorum. Diğer karşılaşmamız ise gecenin bir yarısı, birbirimizden habersiz gittiğimiz bir barda. Tuvaletin önünde karşılaşmıştık. Anlamsız bir şekilde kapısında bekliyordu içerisi boş olmasına rağmen. Sevgili olunca anladım ki öyle her tuvalete giremezmiş, oymuş derdi. En yakın arkadaşımla gitmiştim o gece oraya. İlk tanıştığımızda onlar da tanışmışlardı hatta ama tanımamış orada gördüğünde, sevgilim sanmış. Sanırım o yüzden kısa kesmiş konuşmayı.
Ve tam bir buz olamamış buzların bırakamadığı etkiden daha etkili ilk günümüz. Yine bir arkadaşın evindeydim ve buz çağından bu yana internetten yazışmalarımıza dayanarak görüşme isteği duyuyordu o. Gerçi sınavları bittiğinde kahvaltı sözü vermişti, öğle yemeği oldu, olmadı akşam yemeği ve sonuç gecenin bir yarısı gidilen deniz kıyısındaki çaycı. O da şöyle oldu, biriyle buluşmuştum, poşet poşet hediyeler getirmişti bana gittiği bir seyahatten. Arkadaşın evine bıraktırmıştım dönüşte de kendimi. Ama tabi kara kara da düşünüyordum, yarın kalk, o poşetlerle eve dön. Durum böyle olunca buluşma teklifi cazip geldi, ve saat on ikiyi geçtiği bir sırada beni almaya geldi. Bahsettiğim çaycıya götürdü beni, hani şu Süper Baba dizisinin çekildiği. Saatlerce oturduk, konuştuk. Daha doğrusu o maçtan ve gelecekteki hayalinden bahsetti. Hatta gecenin sonunda suskunluğumu şu şekilde bozmuştum: “Konuştuğu tek şeyin maç olduğu ve bu kadar saçma bir hayali kurup benimle burada paylaşan bir adamla saatlerce bir yerde oturacağımı hiç sanmazdım.” Bu cümlenin birinci kısmını ona söyledim, ikinci kısmını kendime sakladım tabi. O kadar gaddar olamam.
Neyse geç olmuştu, kalktık, eve doğru yol aldık. Biraz hızlı gidiyordu, yavaşlamasını söyledim. Yani gerçek anlamda, arabayı demek istediğim. Ama dedi arabalar geçer o zaman bizi, hele ki yanımda bir kız varken bunu kaldıramam. Yavaş sür, yapamam, yavaş sür, yapamam diye inatlaşırken, o hayli parlak zekasıyla “o halde bizi her geçen araba için bir öpücük isterim” demez mi. Başta kabul etmedim ama sonra baktım ki şakası yok. Başladım öpmeye. Nasılsa dedim saat çok geç ve yolumuz kısa, kaç araba geçebilir ki? Dediğim gibi de oldu. Ama eve tam geldik derken geri döndü, bizi geçecek bir araba peşine düştü. Aynı sapağı kaç kere döndük hatırlamıyorum bile. Allah’tan hiç araba yoktu. En sonunda kaderine razı gelip evin önüne park etti arabayı. Hava aydınlanmak üzereydi ve iki üç saat sonra ailemin yanına gitmem gerekiyordu. Gitme dedi, gitmeliyim dedim, ben yine de gitmemeni umacağım gibisinden bir şeyler söyledi. Eve girdim. Tamam kabul ediyorum biraz etkilenmiştim. Ama sabah oldu ve hiç uyumadan ailemin yanına gittim.
Gittiğimi öğrenince şaşırdı. Ne sandı ki. Bir haftaya yakın kaldıysam o günler boyunca her sabah, öğlen, akşam telefonlaştık. Evet sevgili olmuştuk. Ve daha o zamanlar hissettiğim bir şey vardı. Hissetmiştim.
Döndüğüm gün sabaha kadar uyumamış olduğu için geç görüştük. Anlamalıydım. Daha başında çizilen bir ilişki sınırları içerisinde gerçekten de hiç şaşmadı görüşme saatleri. Şaşmadı telefonumun çalma zamanları. Hiç şaşmadı. Bir dakika bile oynamadı. Her şey kuralına uygundu ama sorun şu ki yalnızca onun kuralları geçerliydi.
İşsizdim, güçsüzdüm. Depresyonun temel haliydi. Yine de mutlu ve huzurluydum. O bir yandan okulu bitirmeye çalışıyor bir yandan da çok, çok fazla ilgiliydi benimle. Görüşmediğimiz gün yoktu diyebilirim. Sonra okulu bitti. Askerlik başvurusu. İsteksizleştiğinin kanıtı doğum günü kutlamam. İsteksizliğinin hat safhaya ulaştığı yıl dönümümüz. Hemen arkasından askerlik. Öyle şanslıydı ki üstelik. Acemiliği Kandıra’ya, askerliği Adapazarı’na çıkmıştı. En çok annem sevindi bu işe. Sık sık gitmiş oldum yanlarına. Sık sık ziyaret ettim onu da bu sayede. Kar kış demeden. Elimde temiz çamaşırları. Elimde kirlileri. Bu arada gittiği ilk günden bahsetmek bile istemiyorum.
Sayılı günler sayıldı, ilkbaharla beraber döndü geri. Şimdi düşünüyorum da ne aptalım. Ufak çapta bir duygu karışıklığına denk gelmiş olması dönüşünün ne büyük aptallık. Keşke büyük, çok büyük bir aşka tutulsaydım da görmeseydi gözüm onu, hatta büyük aşktan başkasını. Ama öyle olmadı. Kendiliğinden mi gitti? Yoksa... Ama yok ben kovdum içimdeki yabancı hisleri. Neyse ne. Derhal kapatmak istiyorum bu konuyu.
Ben kendime söz geçirsem de olan olmuştu bir kere. Gidişi belli dönüşü belli. Giderken değişmeyen adam döndüğünde değişir mi? Değişmedi de. Ağlarken gülmekti benim için onu sevmek ve en kötüsü de güldükten sonra tekrar ağlamaktı. Bu da haklı çıkarıyor işte değişen duygularımı. Sonraki günler bağırış, çağırış, kavga, dövüş. İşte bu kadar. Tatil vaadi, evlenme vaadi. Tutulmayan sözler. Cevap beklemeyen soru cümleleri. Tamam evet bu kadar.
Kayda değer bir yıl, kayıtlarını tutmadığım ikinci yılıyla ayakta durmaya hali yok ilişkimizin son konuşmamızdan sonrasına bir çizgi çekiyorum. Ve baştan alıyorum erkekler, ilişkiler, sevgiler adına vardığım kanıları. Aşk demiyorum. Çünkü aşk hakkında bir fikrim yok. Hiçbir zaman da olmadı. Ama dediğim gibi erkekler, ilişkiler ve sevgiler hakkında ona kadar edindiğim bütün çıkarımları çıkartıyorum aklımdan ki boşa yer kaplamasın. Çünkü onda uygulamaya geçirdiğimi zannederken gidişiyle anladım ki hiçbir geçerliliği yok. Çok bi bildiğim yoktu, bildiklerimi de unuttum. E tabi bildiklerimle kalsa iyi ama ben sanırım bu gidişle, ben sanırım bu gidişiyle çok şeyi aslanlara yem edeceğim. Beynime hücum eden düşünceler kalbime doğru yayıldıkça. Yeni edindiğim bir bilgi işte bu da.
Sen sormadan anlattım bu kez ilk günlerimizi. Çoktan unuturdum nasıl başladığını anlattırmasaydın her uykuya dalmadan biraz önce. Ve çoktan unuttum anlatırken beni dinlemediğin zamanları. Bir başı bir de sonu kaldı aklımda bir araya gelince değersiz kılan birbirlerini.
12 Ekim 2010
Kapılar çalınabilir. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Gündüz vakti, gecenin bir saati, birini bekliyorsan ya da beklemediğin bir anda. Evet çalabilir. Şaşmamak lazım. Bunu kendime anlatabilsem. Defalarca tekrar etsem de her çalan kapıda donup kalmaktan alamıyorum kendimi. Uzun zamandır bakamıyorum kapılara. Senin olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Sabah hiçbir zaman çalmamışsan da kapımı, artık akşamları da çalmayacağını bilsem de, hiçbir zaman habersiz gelmeyeceğinden eminsem de, haber vermediğin açıksa da. Bin tane insan geleceğini söylemiş olsa da birinden biri sensindir diye ben açamıyorum kapıyı. Ve her kırılan hayalimde sanki biri kapıyı kırıp girmişcesine öfke duyuyorum o sese. Anlayacağın öfkem kapılardan sığmıyor bu ara.
09 Ekim 2010
Düşünmek yerine bir sayfa daha çeviriyorum kitaptan. Çünkü en tehlikeli saatler bunlar. Bütün ışıklar tek tek kapanmış. Televizyon çenesini kapatmış. Petekler ılınmış. En son çekilen sifon sesi çoktan görevini tamamlamış. Soğuklar da gelmiş. Panjurlarda yağmurun ayak sesleri duyulurken çok dikkatli olmak lazım gözlerin senfoniye katılmamaları için. Çok özenli olmak lazım bir duraksamanın ardından gerileme dönemine dönmemek için. Koskoca bir kütleyi daha mideye indirmişken. Dünyalara bedel bir dostun acı kokan sözlerini yutmuş ve henüz sindirememişken. Sıkıştırılmış klasörler kadar zor, çok zor, hayır kolay açılamam.
04 Ekim 2010
Buza dönüşecek vakti olmamış suyla karışık bir buz parçasının başlattığı mutlu beraberlik suya düştü. Tabi erir çünkü buz. Ben su o buz. ikimiz de suçluyuz. Adı üstünde buz.
02 Ekim 2010
Uçağı düşürüyorum ve sıfırdan başlıyorum hayata. En başından başlıyorum anlamaya. Hangi düşen uçaktan sağ çıkmıştır ki yolcular ve ne zaman bulunmuştur ki kara kutu. Önem verilmemiş ilk tanışmadan yıllar sonra önemi anlaşılan buluşma içerikli son hayat kırıklığım. Daha dıştan bakınca içtenliği okunan yüzlerin anısına içiyorum. İçtikçe içerleniyorum. Birkaç kara bulut ardından yağmur çamur. Boynumun tutulan kısmında saklı tüm kötü anılar. Arkasından toz bulutu. Dudağımın en kenarında sevinçten yer edinen çizgisinde saklı ömür uzatan her sarılış. Kemik kırarcasına, yapışık ikizlercesine. Geriye doğru sayıyorum. Sondan başlıyorum anlatmaya. Çöl olmadan önce her şey. İçi tıka basa değilse de uçuşan hayallerden kapağı kapanmayan hatıra kutuları. Söylenecek çok şey vardır vedaya başlarken, bitirecek ise çok az şey kalır ayrılığı başlatırken. O sıra bitti sanıyorsan çık karşıma. Erkeksen çık. Ama şimdi yok olsun karşı kaldırım. Yok olsun o dik bayır. Yok olsun geçilen yollar. Yok olsun sahil kenarındaki çaycı. Yok olsun sabah saatleri. Olmasın yok olsun buz parçaları. Paramparça olsun, erisin gitsin alkolden daha süratli çarpan o buz. Yok olsun rutubet. Hemen şimdi yok olsun defalarca dönülen sapak. Karşılığında bir şey beklemeden geçsin gitsin bütün arabalar. Yok olsunlar. Arındırılabilseydi daha sarmadan duygular ne yollardan dönerdi bugün bitti adını vediğimiz kahır. Beni bir daha aramayacağın adına verdirdiğim söz. Bugün ne kadar asılsız geliyor kulağa ertesi gün yokmuş gibi gelirken. Ertelemek ne kadar kolay geliyor hiçbir acı ertelenmezken. Öncesiz sonrasız bir şimdi düşün. Ayakta zor duran şimdi. O kadar yalnız ki şimdi. Önceyi unutsa sonrayı hayatına sokmasa bu süresiz yalnızlıkta ne yapar şimdi. Bir kadeh daha. Bu söz ağza bir dolanırsa çözümü kalmayacak biliyorum ama yalvarırım bir kadeh daha. Kolay geliyor bilmiyoum demek. Kolaya kaçıyor bilmiyorum diyerek. Ama en iyisi yok et şimdi o dediklerini. Yok et verdiğini sandığım sözleri. Yok et ellerini. Yok et beni ve tüm ayrıntıları. Benim için bir kere olsun yap bunu. Yok et o geceyi. Yok et sabahını. Yok et geçen konuşmaları. Ama kalbime dikkat et, emin ol öldüğünden. Tekrar tekrar yok et dokuz canlı sevgimi. Karanlık kendinden korkuyor. Korkmak için bir sebep bulamıyorum bu gece. Seni kaybederken en büyük korkumu yendim ben. Bakma bana, süt gibi kesik bu cümleler, bakma onlara. Sana tutabileceğin bir söz verdirdim, iyi bak ona. Benden sana son hatıra, senden bana son inanış. Son bir lütfen, yalancı çıkarma beni.
27 Eylül 2010
Ben bir cır cır böceği tanıdım. Kimse bulamazken yerini ben günlerimi geçirdim. Hiçbir şey susturamazken onu ben anlattım o dinledi. Ben bir cır cır böceği sevdim. Ne kafa şişiriyorsun dedim ne üzerine basıp ezmek istedim. Bir an için çıkmaz yol sandım, her adım yolun sonuymuş anladım. Ama sonra yürümedim koştum. Birinden geçince diğerleri yol verirmiş gördüm. Hiç demedim konuşacak bir şeyimiz yok ya da kalmadı, konuştum konuştum. Bildim bileli dinlemeyi duyduklarıma inandım.
Yarınlar olmayacak demiyorum. Demek de istemem. Geçecek demeyin bana geçeceğini ben de biliyorum. Nasıl geçeceğini de çok iyi biliyorum ama. Hem de öyle iyi biliyorum ki anlatmayın bana. Çok sonrasını zamanı geldikçe düşüneceğim. Şu an tek alıp veremediğim sabah gözlerimi ilk açışım. Kim önüne geçebilir ki o acının? Kim durdurabilir ki? Acıyacak işte. Şu an buğulu gözümde bulanan klavyenin tuşlarından anlayabiliyorum bunu. Tamam uyumadım diyelim kaç gün dayanabilirim? Nasılsa bir sabah ölmeyecek miyim? Yarın olmasa başka bir sabah yine o acıyla ayılmayacak mıyım? Evet zaman. Tek doğru cevap. Teselli vereceğinize bir dilim daha verin de bari zamandan karnım doysun tatlı yalanlarınıza.
10 Eylül 2010
Siz diye hitap etmek istiyorum size bayım. Bir yabancı gibi düşününce her yeriniz. Ve otobanda dünya yol gitmişken sollanan ilk araba kadar gerilerde şimdi olduğunuz yer. Önüme çıkan herhangi biriymişsiniz. Kiminin acelesi vardı, kimi acemiydi, kimi hızı seviyordu, kimi zig zaglar çiziyordu, kimi yolun kenarına çekmişti, kimi kaza yapmıştı, kimininse sağ şeritleydi işi. Kaza yapan bile en azından hatasını anlamıştı. Sizse ben yanınızdan geçerken daha çıkmamıştınız bile yola. Yol bu her şey gelebilir insanın başına ama siz su bile dökmemiştiniz arkamdan. Uğurlamamıştınız bile. Dönüşü olmayan bir yol muydu girdiğim bilmiyordunuz. Merak da etmediniz. O sırada radyoda çalan müzikler bile daha çok ilgilendiriyordu sizi. Çıkan bir şarkıya bile daha çok eşlik ediyordunuz. Gideceği yere vardığında bir daha yüzünü bile görmeyeceğiniz otostop çeken kişilerle bile daha ilgiliydiniz. Ani fren yapmış gibiydiniz yarı yolda bırakırken beni. Sarsılmıştım 'Hatalıysam arayın' yazısıyla beraber telefon numaramı verecek kadar eminken kendimden. Belki hatalıyım, belki bütün hata bende ama sizin hatanızı kabul edecek kadar bile cesaretiniz yoktu, daha yolun başında anlamalıydım bunu.
30 Ağustos 2010
Mutsuzlukla aramda seviyesiz bir ilişki var
Ayrıl barış
Onun rahatlığı bana batıyor,
benim rahatlığımsa hareteke geçiriyor onu
Ayrılamıyor benden
Canımızı sıkan çok ortak konumuz var
Sırf önce ona bakılsın diye,
senin falın fallanmış zihniyetiyle fal kapatmalar mesela
Sonra...
Benim kızım kötü yola düşemez ama sen istersen düş zihniyeti
E ben de bir annenin kızı değil miyim dedirtiyor,
ikimizi de canından bezdiriyor bu gibi saçmalıklar
O da ben de sevmiyoruz ayrımcılığı,
sadece kendini, kendi kızını oğlunu düşünenleri
Hemen birbirimize geri dönüyoruz bu yüzden
Ve bunlar sadece birer örnek
Mutsuzken daha iyiyiz biz
En azından üzen biri yok
Çok önceydi tanışmamız,
öyle düğüm atmışız ki bağlanırken,
ne kadar uğraşsak da çözemedik
Açıklama bile yapmıyoruz tekrar bir araya geldiğimizde,
'anladın sen' diyorum oluyor bitiyor
Gümrükten geçemiyor o hayatımda olduğu sürece mutluluk,
biliyorum
İyi teselli ediyor ama
Bana güveni tam
Ben bir insanı sevmeyi kestiysem varmış bir bildiğim,
öyle diyor
Beni iyi tanıyor mutsuzluğum
İyi kolluyor
Ama şunu da biliyorum ki,
sırtım yere gelmez benim mutsuzken,
daha üzülmem
Hey siz,
ve çok bilmiş paşa gönlünüz gönlünce devam etsin yoluna,
benim içim rahat
Sıra atlıyor verdiğimiz savaşlar. Beşinci dünya savaşı çoktan çıktı ama ne gören var ne duyan. Sessizce savaşıyorlar. Ateşli silahlar yok, çarpışmıyor kılıçlar. Soğuk savaş falan da değil. Bir iç savaş bu. Sen başlattın sen durdur şimdi. Sonra da atla atına git.
14 Ağustos 2010
Ne zaman yazsam aklıma bir şey gelir. Ne zaman yazsam düşüncelerim değişir. Ne zaman yazsam daha yazacaklarım olur. Ne zaman yazsam bilemem nereden başlasam nerede dursam. Ne zaman yazsam yine yazasım gelir. Ne zaman yazsam duygularım değişir. İşte ben ne zaman yazsam başıma bunlar gelir. Ve ne zaman yazsam bir yerden başlamış olurum.
Bu gibi karışıklıklardan doğmuştur bütün yazma isteğim. Şimdi düşünüyorum da kundakta başlıyor hayata bakış. Önüne birinin geçme olasılığı var, gözlerinin bozuk olabilirliği, ya da senin geç anlıyor olabilmen geciktirebiliyor durumu. Hiç yetişememen de olası.
Küçücüktüm kendi kendime ben yazacağım dediğimde, ne var ne yoksa yazacağım. Halbuki kendime o sözü verdiğimde öyle kötüydü ki yazılarım, biliyordum da üstelik. Hatta birine yazdığım aşk mektubunun elden ele dolaşıp, alay edildiğini bilirim. Hem de ne alay. Ne mi yaptım, yazmaya devam ettim. Sonra da bu bile vazgeçiremediyse hiçbir şeyin vazgeçiremeyeceğini anladım, artık söze gerek yoktu.
En okunası yazımı yazdım -Belki daha iyisini yazamam bile-. Okurken en sıkıldığım yazıyı yazdım -Belki de birilerinin ilk ve son okuyuşu olmuştu beni-. Her zaman yaptığım gibi yazmaya devam ettim. Daha da yazacağım. Bunu okuyan böyle bilsin, istemezse okumasın.
07 Temmuz 2010
Ben sayarken sen saklan tabi
Hoş başımı dayadığım da duvar,
karşımda dursan sövsem de.
26 Haziran 2010
Gerçeği ortalıkta bıraktıysa niye toparlamaya çalışır ki insan. Dağılmış bir kere. Her yere saçılmış. Kendi fikrini niye kabul etmek istemez ki insan. Aklından geçmiş bir kere. Bunu düşünmüş. İnsan kabetmekten niye bu kadar korkar ki insan. Önemini yitirmiş bir kere. Sevgisi azalmış. Konuyu niye uzatır ki insan. Kestirip atmış bir kere. Konu kapanmış.
Yağmur beklentisi gibidir içine doğan kötü his. Doğması batmayacağını göstermez. Karanlık çöker önce bi, hava basıklaşır, bilirsin yağacağını. Bilirsin de yeterli değildir anlamaya. Biraz daha açarsak anlamak istemeye. Bacağına değen buz gibi bir demir çünkü anlamak. Apaçık ortada. Bir kez anladın mı inkar da edemezsin. Anlamazlıktan gelirsin en fazla o da belli olur.
Dersi derste dinleyenler vardır bi de. Hep daha iyi kavradıklarını sanarlar konuyu. Öyle değil işte. Onlardan olmadım, olmak da istemedim. Zetonu geç düşenlerdenim ben. Şıp diye anlayan tek bir yönüyle bakar. Tek bir yoldan geçer ona göre çözüm. Ama öyle değil. Bütün yolları tepip, çıkmaz yollardan dönüp dönüp, üstüne de bilinmedik yollara gireceksin ki anlayasın. Bi bakışta doğruya ulaşan sözüm sana. Nerede yanlış yaptığını görmeden, ancak turşusunu kurabilirsin elindeki doğruların. Benden söylemesi.
12 Haziran 2010
Birini sağ cebe, birini baş köşene koymuş hala alarmın çalmasını bekliyorsun açılsın diye gözlerin. Erteleyip erteleyip beşer dakika daha kazanıyorsun utanmadan. Karar verme sürecini çoktan aştın. Geç artık bunları. Geç lütfen. Kararın kesin. Her şey atılır akıldan. Tek tük şeyler vardır, DT2 mesela, onu unutmazsın ama. O da kendi rahatlığın için. Rahatına düşkündür anılar bile. İşine geleni hatırlatır, işine gelmeyeni atar beyninin derinliklerine. Bugünü de atlattık hadi. Gün sonunu da aldık mı tamamdır.
09 Haziran 2010
Bakarsın, dünyanın öbür ucuna daha yakın hissedersin kendini. Ama zaman kendi bildiğini çoktan okuyup sökmüştür. Hep daha uzaktır geçmiş ve gelecekten. Uzağın da uzağıdır. Aslında uzaklık zamandır. Saatlerce mesafe olduğu için arada uzaktır dünyanın bir ucu.
Bakarsın, birine rastlarsın yolda. Ya da oturduğun bir kafede, bir arkadaşının yanına uğradığında. Karşılaşma vardır sadece, şekli şemali yoktur. Sen o yoldan geçmesen de, o kafenin kapısından daha önce hiç girmesen de, o arkadaşınla uzun zamandır görüşmesen de bir fırsatını bulup dikilecektir önünde. Geri tepsen de, koşa koşa uzaklaşsan da. Yer değil yine zamandır önüne çıkan. O andadır. Tam da o anda.
Bakarsın, bu günü beklemişsindir yıllarca. Biri için mi deme, yaşadıklarının etkisinde kalır insan, yaşatanın değil. Birçok şey için denir buna. Hadi bir ucundan da sen tut şimdi dünyanın. Gerisi sana kalmış bir hikayedir bundan sonrası. Aynı zamanda ona kalmış. Kaçınılmazdır. Hesabı bir tek zamandan sorulur, o da çoktan geçip gitmiştir zaten. Oradaydı, duruyordu ve zamanı geldi. Ayağına kadar gelmiş ağzından çıkacak tek bir söze bakıyordur artık; kal veya git.
Bakarsın, görürsün bigün.
27 Mayıs 2010
İçinden ucunu çekip balını yediğimiz çiçeğin kokusunu nerede olsa alırım. Baksana daha o günlerden başlamışız zarar ziyana. Ayıp etmişiz arılara. Dolayısıyla doğanın dengesine. Neyse işte balını afiyetle yediğimiz o çiçeğin oradayım. O kokuyor ben dikiliyorum. İlerlemek yok ki içimde. Ne de halim var. Çok önceden gördüğüm için ne varsa. Kaç adım attım sorsan bilmem bu yaşıma dek ama nereye varsam başka yere varmak isteyeceğimi adım gibi bilirim. Hoş, dünyanın bin türlü hali unutturur mu unutturur adını. Sonra sen geldin aklıma. Bilerek bugüne sakladım ki diyeceklerimi haklı çıkarayım seni. Sakladım sakladım öyle hakladım. İçimi açıp açıp baktım bir kabul gördü halimi sonunda.
Çiçek diyorum güzel kokulu kaf dağına kaçsam da duyarım kokusunu.
24 Mayıs 2010
Boğazından geçenleri fazla kaçırmışsın gibi
Mantığın yakınından geçmiyor söylediklerin ve daha söyleyeceklerin
Ağzından çıkanları hür iradeden değil de kaçırıyormuşsun gibi
Yakına biraz uzak kalmış benimse kendimi sana yakın görüşüm
Belgeliyorum tüm bunları
Pek bir okunaksız, pek bir silik
Çünkü sen eczacı
Kandırman kolay nasılsa okuyamıyorum
Verdiğin her ilacın doğruluğundan şüphem yok
Oysa açık söz iyidir,
erken teşhistir,
hayat kurtarır
17 Mayıs 2010
Yorumlar getiriyor sonra da oluruna bırakmamı istiyorlar. Bırakamıyorum ki. Demir atmış değil ki daha en başında helalleşmiş hiçbir aşk, bir gün bitebilir, ahı tutabilir kaygısını açık denizlere taşırken. Her limanda bir sevgili bırakan düşüncelerinizin denizinde boğulmamaksa el becerisi olarak takılıyor boğazıma. Hal böyle olunca iyi kulaç atmam lazım beyninizin derinliklerinde. Sizse o derinliğe inemeyecek kadar korkak çıktınız kıyıya doğru yüzerken zaten boyunuzu aşmayan sudan. Oldu bittiğe getirirken en aheste ellerle hazırlanmış verebileceklerimle dolu olan vakitleri. Daha vurmadan kıyıya aşk mektubunuz. Bana uyar. Huzurum yerinde öylece duruyor. Ama şu da var ki her bir korunağımı kendi isteğimle tekmeleyebilirdim tek bir imanızla. Her bir adımı karalayabilirdim kumların soğumaya başladığı bir anda batan bir gemiye dönüşen aşkınızla. Evet ben geminin kaptanı. Gemisini terketmeyen. Ruhsatı kaptırabilirdim bir damla alkol almadan ruhsatsız aşkınız uğruna. Yani yapabilirdim bunların hepsini. Diri diri sokmanıza izin verebilirdim beni yerin dibine. Kimseye değil hissettiklerime hayran kalırdım hormonlarımın her karşı atağa geçişinde. Hayat sadece öpücüğü verse yaşamam için bana yeter dirilirdim kan dolaşımımın damarlarıyla olan yarışını her tamamlayışında. Ama dur... bu anı daha önce yaşamıştım... biri kalırsa biri gider doğru ya, aşılmaz kural.
10 Mayıs 2010
Asılsız bir gerçeğin izinden geliyor hissetmediklerim
Kuvvetsiz bir hafızanın aklına getirebildiği kadar yaşanmamışlıklarım
Öyle iyi biliyor ki kendini değişkenliğim,
ne zaman alt üst olacağını her şeyin,
ne zamana ne yere ne göğe meydan okunabileceğini bulunduğu durumun
Ucu bucağı yok on ikiden vuramamanın,
ve vurulamamanın
Yok dur durağı bekleyişlerin
Neye karar vermekte mi karşılığı,
yoksa neyi istediğini bilmekte mi?
Sana söyleyeyim,
hiçbiri düzeltmiyor eğilen boynunu,
kurtarmıyor durumu
Ben yine de son bir şans veriyorum şansını çoktan kaybetmişlere
Son bir şans veriyorum şansını değerlendiremeyeceklere
Son bir şans veriyorum...
Yalancı çıkarmıyorum desteksiz atışlarını kalplerinin
Ve hatta yararım da dokunuyor bazen,
kapanana kadar çaldırmasam da ısrarcı görünmemek için,
dayanamayıp aradıklarıma
Bu yaşa geldim oyun yapıyorum gerçekçi görünmemek için,
onlarsız yapamadıklarıma
Bir aşkın ilk günlerinden bahsederek başlayacaktım söze,
iyimser yaklaşacaktım henüz farkına varılamamış gerçeğe
Yine olmadı
Neyse,
başında da belirttiğim gibi,
uzun hikaye...
08 Mayıs 2010
Anlatmak istediklerim farklıydı, o yüzden durmadım üzerinde anlattıklarımın. Yedek anahtar yaptırabilirdi evimin kapısını sonuna kadar açtıklarım, ne zaman isteğini yitirdi davetim? Ne zaman davet bekler oldu uzaklığınız? Ben ne zaman ısrar ettim de iki ettirdiniz sözümü? Siz geçerli nedenlerinizle değişirken ben neredeydim acaba? Olmadığım yerde nasıl oldu tüm bunlar? Olmak istediğim ama yanınıza almadığınız yerde nasıl yaptım o yanlışları? Evimde oturmuş beklerken aynı anda iki yerde nasıl olabildim, söyler misiniz?
03 Mayıs 2010
Talihsizliklerin birbirine kenetlenme zamanı
Biraz ondan
Biraz bundan
Bi sormaz ki nasılsın iyi misin
Sırası mı değil mi
Sormaz ki
En ince bağırsağıma saklıyorum dilimin ucundakileri
Farkedildiğinde çoktan kaburgaları kırılmış olsun,
görenin acabası kalsın
Ama ben bileyim
Elimi her attığımda yırtık yerden çıkan kemiği en ince derime batsın,
aşkını kanıtlasın
Didik didik edilen iki geçmişle gelecekten medet umarken,
şu yaşına varıncaya kadar edindiğin bütün fikirlerin,
birbirine bodoslama girme zamanı
Demiyor ki müsait misin
Bi telefon açıp demiyor ki geliyorum
Demez ki
Hangi zamana sığarsa artık,
ya da zamanla sınırlamak ne kadar doğruysa artık,
kırk yıldır onu bekliyormuşcasına üç günlük tanıdığın o kişinin özeline girme zamanı
Çok düşünülerek ortaya dökülen ne yazık saçmalıktan ibaret sözlerin,
parça pinçik edildiği yetmiyormuş gibi gelmiş geçmişlerin,
gözü kör yapısıyla yer yön kavramı geliştirme zamanı
Fısıldaşmaların yankılanıp kafana çarpıp durmasıyla çocukça bir inanışı sürdürerek,
her üfle dediğinde aldığın darbeleri hissetmeyip,
kaybederim korkusuyla üfleme zamanı
Onun, etrafında pervane olduğunu zannederken kendi etrafında dönüp durma,
hala tepsi şeklinde olabileceğine inanma,
aptallık etme zamanı
Bunları geç
İşin aslı aşk yırtık yerden çıkar gibidir,
zaman hikaye
20 Mart 2010
Küçükken, durup dururken annemin babamın beline yapışır 'ya ölürseniz' diye ağlardım. Ne zaman başka bir yerde yatıya kalsam tam herkes yattığı sırada ağlaya zırlaya babama aldırırdım kendimi. Sonra büyüdüm. Ayrı yaşamayı kendim istedim. Ama bir gerçek var ki, hala ağlıyorum en son yatan bensem eğer. Babamı da çağıramıyorum ki alsın götürsün beni eve. Belki bu yüzden ilk uykusu gelen hep ben oldum. Uyuyan insanlar ölümü hatırlatıyor sanırım. Ya da bana öyle geliyor.
Demek istiyorum ki hepten değişemiyor insan. Hep bir huy kalıyor. Resti çekiyor, gidiyor, uzaklaşıyor. Yapamayacağı ne varsa yapıyor. Ama işte dedim ya... hala ağlıyor.
16 Mart 2010
Mutluluğun, az da olsa kederin, bakakalmanın birleşmesi gibi. Ama yok hepsinin dışında bir duygu. Kaç kere tekrarlasam da tanımlayamadığım, tanımlayamayacağım bir his bu taşınma hissi. Dün bugünün, bugün yarının tutarken elini geçiveren, sanki daha dün ödemişken yenisi geliveren faturaları bir türlü gelmek bilmeyen maaş günüyle kapatırken, ayın sonunu zor getirirken, aitlik ekinin yanına gittikçe daha çok yakıştığı yeni bir balangıçtır her ev. Gereksiz eşyalara yer yok. Belki bir ayakkabı kutusunun içine hapsolmuş hatırası olan ufak tefek birkaç eşya. Hepsi o kadar. Daha fazlasına gerek yok. Evin metrekaresi artsa bile. Yine de yok. Hatıraların açtığı yerlere bir güzel kurulur nasılsa hayaller.
Zordur taşınmak. Güç ister. Ama öyle bir yerleşir ki içine düşüncesi, kurulu düzenine aldırmadan, her defasında daha çok zarar gören kanepeye, gardroba, komidine hiç acımadan, kalan sağlarla en baştan kurdurur bütün hayatını. Sanaysa sabahında gözlerini açıp başlamak kalır güne. Hepsi o kadar.
04 Mart 2010
Üstüne gidiyorum ki anlasın. Üstüne üstüne gidiyorum ki itiraf etsin. O da sanıyor ki eskisi gibiyim. Sanıyor ki eskisi gibi olsun istiyorum. Bilmiyor ki çok geç. Bilmiyor ki anlasın.
28 Şubat 2010
Bir gerçeği açığa çıkarmak isterken açıkta kalan bir yerin gözüme ilişiyor örtmek istiyorum sonra hemen. İstiyorum ki üşüme. İstiyorum ki zarar görme. İsteklerim işte böyle çelişiyor deli yatışınla. Bencil demek istemiyorum ama kendini o kadar çok düşünüyorsun ki aklın almıyor başkalarını da demek zor geliyor. İşte böyle açığa çıkan isteksizliğimi açık olmak gerekirse gerek duymuyorum yönünü değiştiremeyeceğim hayata bakış açınla açığa çıkarmaya. Noktayı bir türlü getiremediğim uzun uzun cümleli sen çıkarımlarımla sevmiyorum sevgimin anlam çıkarmaya gücünün daima yettiği gözü karalığıyla kör noktasını bir zaman bulup da devam edemeyecek hale gelebilmesini. Sevmiyorum seni bir zaman gelip de sevemeyecek olmayı. Hiç sevmiyorum.
Duygularla birleşir yollar. Daha başka duygularla ayrılır fikirler. Ayrı giden yolda ilerledikçe uzaklaşır. Uzaklık arttıkça değişir duygular. Değiştikçe değişse de sendeki ben bendeki sen değişen çok bir şey yoktur. Duygular dışında. İşte böyle böyle yol kateder. Böyle yolun sonuna gelir dostluk. Başka yolu yok ki bunun. Ama istersen hiç olmazsa bu konuda bana katıl da, kalmasın hatırı yollarda geçen onca günün.
14 Şubat 2010
Bir gün…
Her şeyi konuştuk şu ana kadar yaptığım ya yapmadıklarım? Dur dur, içindeki kurt tek bir hamlede düşmesin, derin konulara gireceğim yok, sadece düşündüklerim demek istediğim. Çok mantıklı şeyler de bekleme. Her zamanki kadar saçma sapan şeyler düşündüm ama her zamanki kadar içten şeyler de. Şu an kesin içinden yine ne diyor bu kız diyorsun, inan ne demek istediğimi ben de bilmiyorum. Ne diyelim ilk günün heyecanı diyelim. Sevgimin kesin kanıtını buldum on iki saati geçmeyecek kadar önce, uykunda aldığın nefesi içime çekmek istiyorum çünkü, işte sana kanıt. Bu kadarı bugünlük yeter. Burada saat 00:40, seninleykense zaman yok.
İki gün
Az önce sana baya kızdım sanırım. Bazen lafın nereye gittiğini bilmiyorsun. Saat 23:36.
Üç gün
Baştan söyleyeyim affedilmedin. İki çift söze kanmadım. Konuya Gülşah’la başlamıştım, Filiz’le devam edip çıkmayacağımı söyleyecektim içini rahatlatmak için lafı ağzıma tıkamasaydın. Ama sanırım zaten için rahatmış pirelerinle. Bilemedim işte. Her ne ise yatmadan itirafta bulunayım dedim. Burada tıpkı telefonlar gibi hiçbir şey çekmiyor beni. Yanımda olmanı isterdim. Bu gün de kayboluyor puf diye. Saat 00:29, çok önemli bir şey söyleyebilecek kadar affedilemedin henüz.
Dört gün
Stresliydi bugün, annemle olan kavgam ve sonrasında sen. Daha affedilmeden bir huysuzluk daha çıkardın akşam akşam. Tamam kapatıyorum konuyu. Çok konuştuk Gülşah’la. Konuştuk da konuştuk. Konu erkekler, sonuç başarısız. Ne desek nafile. Tecrübeler konuştu aslında daha çok, işlevliğini kaybetmiş. Ne çok zamanımızı alıyorsunuz. Siz belden aşağı vurdukça biz durmuş akıl arıyoruz. Nafile. Tamam bu konuyu da kapattım şimdilik. Saat 00:44, engel olamayacak şekilde seni seviyorum.
Beş gün
Dün yazmayı unutmuş gibiyim. Ama değişen yok, günlerden ne, saat kaç olursa olsun seni seviyordum.
Altı gün
Yola çıkmama saatler kaldı. Oraya varmama da. Saat 14:30, seni… Dönünce tamamlarım.
Delilerin hükümdarlığında doğup büyüdü
Deliler soyundan geldi kastettikleri
Denizleri aştı da dağları deldi inat ettikleri
Yerinde sayarken bile ilerleyen yaşlarını diyeceklerine kattı karıştırdı
Sürüp giden hayatının,
her yerinde izler kalması için her anını yüzüne sürdü sürüştürdü
Düştüğü de oldu düşüşleri de,
ne aklına gelsin diye ne aklından çıksın,
hep düşünmekten hep düşünmekten...
Kimsenin eline bırakmadı kozunu,
ne de kimseye koklattı bir fırsatını
Her çatışma kişiliğiyle arasındaydı,
o yüzden de kimseyi karıştırmadı kavgasına
Gişelerden geçip giden ayakları izliyorum. Telaşlılar. Bir yere yetişmeye çalışıyorlar sanki hep kaçırıyormuş gibi. Ayaklara bakmaktan yüzleri göremedim bugün. Belki yarın. Belki daha sonra. Ellerinde poşetler, çantalar ayaklarına kadar uzanan. Taşımaktan yorgunlar. Atsalar olmaz. Bir yere bıraksalar hiç olmaz bomba sanarlar. Kafamıza takılan tatmin olmamış cevaplar. Oysa sadece cevaplar mı, çok düşünülmüş sorular da yanlış çıkabilir. Ama ya hep bir cevap bekleriz ya her şeye bir cevabımız vardır. İki çeşittir. Ortasını tutturamayız hiçbir sorunun. Tam isabet değildir. Ve zordur sorular. Çok basitse altında bir şey arar, durumu zorlaştırırız. Bu yüzden her soru kafa karıştırır. Hep bir hareket halindedir çünkü düşünceler. Yerinde durmaz. Peşini bırakmaz.
24 Ocak 2010
Ya canı çeker ya can çekişir ağzımızın tadı, biliriz
Boğazımıza takılsa da yediğimiz haltlar hayattan tat almakmış, onu da biliriz
Biliriz bilmesine de uygulamada takılırız
Bir demlik çay içsek onun bunun hatırına bir bardak daha içe de biliriz
İşler tıkırındayken değil işimiz düşünce hal hatır sormayı biliriz
Biliriz de yanlış biliriz
Açık olmak gerekirse ağzımıza bir fermuar çekip susa biliriz
Kulağımıza kadar gelmiş söylentileri yüksek sesle söylemeyi ise daha iyi biliriz
Herkesin bildiği kendineymiş, çok biliriz
Yeri gelmişken geri göndermesini de biliriz,
yumurta kapıya sıkışınca bin tane katakulliyle zamanı geriye döndürmeyi de,
gerektiğinde yumurtayı hiçe saymayı da...
Biliriz ama neye göre kime göre bilmeyiz
Biliriz ama haddimizi bilmeyiz
15 Ocak 2010
Yemin ederken bir ayağı yukarıda konuşurluğunuz bir ayağı çukurda insaniyetinize aşık atıyordu
Ben gördüm
Yalanlarınız kötülüğünüze ışık tutuyordu
Ama ben kördüm
Ne zaman baksam yukarıdaydı ayağınız
Tek ayak üstünde durmaya okul sıralarından mıydı alışıklığınız
Ne kadar da bakar kördüm
Şanınıza yakışır dış görünüşünüzün yakından uzaktan ilgisi yoktu iç yüzünüzle
Nasıl da göremedim
Ne renkler tutuyordu ne zevkler
Tartışılmazmış bilemedim...