Altı üstü üç harflik haliyle sana bir masal anlatayım mı geyiğini çevirtir beynimde. Tarifi basit; bastırılmış bir heyecan, can sıkıcı bir an, trafiğe kapanmış bir yol. Harfi harfine bilmeseydim olacakları olanlara inanabilirdim. Olabilirliğe mahal vermeden, daha başlarken bitirmişsindir kesin sözü, kesmeye bile tenezzül etmeden. Bazı geceler neler yapabileceğin konusunda kafa yormak yerine uykuya yattığımdan beri huzurla dalıyorum düşüncelere. İki günde gösterdiğin yüzünden döndürdüğün bitarafına değin kelime kelime ezberimde ne hayrını gördüysem. Gitmen gereken yerler vardır senin, sözleştiğin insanlar, bi hayatın vardır senin benden apayrı. Tam da o ayrıldığımız noktada fikirlerimiz duvara toslamış bir arabanın çıkardığı seste duyulmaz olur da aynı yere vardırabilirsek, yani bin olasılığın binini de geçip sollayabilirsek ne mutlu ilişkimize. Aynalar kadar bakmaya başlamışsam fotoğraflarına bin olasılığın birine bile fırsat vermeyecekse de çekildiğimiz kenarlar. Su sızdırmadan sevmek suyla benim aramda bir mesele, sanmam seni dinleyeceğini eşitçe karşılığını verebilmen için. Suyla aramda herkesten çok susamışlığım kadar büyük kurduğum dostluk, susadıkça gösteriyor kendini, bir tas bile içmemek pahasına. Sanmam başka kimseye değişsin beni. Ama dene. Sen yine de dene. Bakarsın su olur akarız.
22 Kasım 2011
Karşısına geçtiğimde ondan kötü durumda değildim, o ise benden iyi durumda değildi. Eşitlenmiştik. Çok kere hissetmiştim bu duyguyu. İlk gördüğümde birinin ona ismiyle seslenmesi yeterli olacaktı, soyismiyle seslenildiğinde fazlasını bildiğimi hatırladım. Kahve telvelerinin arasına saklayıp bildiklerimi, her şeyin tam tersini söyledim. Bakar kördüm. Gerçeğini bildiğin bir hayale şahit olduğunda ne diyeceğini bilemeyip en inanılmaz konuşmaları yapar, en büyük yalanları sıralarsın. Ben de öyle yaptım. Neyse ki fala inanma falsız kalma diyen birileri çıkmış daha önceden, yalan değil. Ne yapsaydım? Tıpatıp aynı dertten mustaripliğimizi, acımın tam üstüne basmışlığına bağlayıp giremezdim konuya. Karayı göremezse kader ortağımın hisleriyledir meşguliyetim. Tıpatıp aynı kaderin farklı yüzünün yerine koyup kendimi, karşılıksızlığını bir de onun yüzünden görmeliyim. Aynı yaradan bir tane de kendimde açmalıyım. Ne deseydim? Senin falın fallanmış güzelim, en azından birini yakından tanıyorum, kendimden biliyorum, gözlerimle gördüm gözlerimin içine baktığını mı deseydim. Kimse paylaşmayı o kadar sevmez. Kadın dayanışması demeyin de ne derseniz deyin.
Açtığımız renkler b.k sarısına dönüşüyorsa en nihayetinde, konuyu kapatıp, beyaz bir sayfaya aynı renkten yalanlar döşemek daha iyidir bazen. İyi gelir. Beyazlığından ödün vermesindense bomboş kalır bomb.k kalmasındansa.
Ama şimdi bırakalım beni bir hayalim bile yokken gerçekleşmeyeceğini birilerinin bildiği. Bırakalım beni kimse seni benim kadar sevemez iddiasına giremezken kimselerle. Bırakalım beni daha dün ne halt yediğini en güçlü hafızanın bile hatırlatamadığı güçlükteyken. Bırakalım beni ne halim varsa perde indirmişken gözlerime. Bırakalım şimdi beni de asıl konumuza dönelim.
18 Kasım 2011
Söze başlamadan önce etrafıma bakınıyorum. Okumasını istemediğim birileri olabilir. Leblebi tozu lezzetinde ve zararında boğazıma her kaçışında bir adam. Bir söyleyip bin düşünmem zannetmesinler ki önceden düşünmediğimden. Yanına yüzbinlerce sıfır eklerim düşüncelerimin de öyle alırım yol. Olaylar çoktan, hiç yoktan sonuçlanmış. Arkasından bakmak kalmış, baka-kalıyorum ben de. Boş kağıt vermek iyidir bazen soruya soruyla başlayıp sonunu getiremedikten sonra. Kalbi atmayan ilişkide üçüncü kişi olup kalp atışlarını duyuramadıktan sonra.
Saati kurmadan uyanmıştım. Daha yataktan çıkmadan toplamaya başlayarak yatağımı, yirmi dakika sonra kapıda bulmuştum kendimi. Koştura koştura yetiştiğim tabakhaneye daha varmadan anlamıştım. Erken uyanmıştım meseleye. O aşkta galip olamayacaktım; teslim oldum.
İşte tam o an aşkın neresinde durduğumu, onca yıldan, onca aşktan sonra ne tarafta durmam gerektiğini anladım. Beynime mi yoksa kalbime mi daha yakın durduğunu anladım. Anladım ki orta bir yerdeydi. Hatta iki eşit parçaya ayrılıyordu. Taraf tutmuyordu benim aşkım, tarafsızdı. Adildi. Hakettiği değeri veriyordu her kim olursa olsun.
Bunu anladığımda, yani otuza beş kala, yakında her şeyin yerli yerine oturacağını anladım. Duygularımın, düşüncelerimin, bütün hayatımın. Eh tabi çok uğraşmıştım bunun için. Az buz şeyler yaşamamıştım. Ne çok erken başlamıştım ne çok geç anlamıştım. Kısa zamanda hadsiz hesapsız yaşayarak anlamıştım. Çok kısa bir zamana sığdırmıştım hepsini. Pişman değilim, övünmüyorum da. Ama şunu biliyorum ki yaşamalıydım, yaşayacaktım ve yaşadım.
Kalabalık ortamlardan tek tük insan kaldı geriye. Birkaç iyi dost. Birkaç eski dost. Ama annem her zaman var. Her zaman vardı. En olmaması gereken anlarda bile bir telefonun ucundaydı. Bazen açılmayan telefonlarda. Bazen sessiz bir yere gidip konuşulanlarda, bazense bütün herkes susturulup. Evet vardı. İyi ki de vardı. Herkese annesi başka gelir, öyle bile olsa yineliyorum iyi ki o benim annemdi.
İki gün öncesine kadar küçük bir kızdan farkım yoktu. Aşkın düşürdüğü ıq hangi yaşta olursan ol küçültüyor yaşını. Bir çocuk gibi savunmasız, bir yetişkin kadar feleğin çemberinden geçmiş oluyorsun. İnce uçlu bir kalem aşk, büyüdükçe daha incesini kullanmayı öğreniyorsun, kolaylaşmıyor, yaşın gereği zorlaşmıyor da, alıştıra alıştıra. 0,9 dan 0,3 kadar gidiyor. Ama her uç bir yerde bitiyor.
Tıklım tıkış, duman altı, karanlık ve yüksek ses geçici duyma bozukluğundan çok daha kalıcı izler bırakır insan hayatında. Daha doğrusu çok şeyi orada bırakırsın müzik sustuğunda. En hafif etkisi kapalı ortam fobisi. En ağırını kaldıramazsın zaten. Açık yerlerde oturmayı seviyorum şimdi. Üşümüyorum kolay kolay. Daha az nefes alıp veriyorum. Daha az yanıyor gözlerim ve daha az sulanıyor. Her şeyi aza indirgedim duygusallık dışında. Bazıları duygusuzlaşır bazısı da benim gibi sıkı sıkıya bağlanır onlara. Bırakıp gitmek yerine sahip çıkar. En duygusuz anımdan bile onlarca, binlerce anlam çıkardım hep. Hep bir anlam kattım. Halime üzülen, saflığıma laf eden çok oldu ama ben memnun oldum. Cin olmaktansa saf kalayım istedim. Kimseye de bir şey demedim.
Yapılmayacak şeyler yaptım. Şimdi düşününce gülüyorum. Güldüğüme seviniyorum, gülebildiğime. Hiçbir kutuyu atamayışıma, hala devam eden onlara duyduğum sevgiye, olur olmaz konuşmalarıma, insanları kahkahaya boğuşlarıma, erkekler için düştüğüm hallere, aşklarımın saçmasapanlığına, dil din ırk ayrımı gözetmeyişime, sorularıma sorunlarıma, inandığım gerçekdışı gerçeklere ve insanları da öyle olduğuna inandırışıma, kıyafetlerime, değiştirdiğim sayısını karıştırdığım kadar eve, işe ve... Hatırladıkça yazacağım daha bitmedi.
Çocukluk aşkım geliyor aklıma, onların ilki. Çok garip geliyor. Daha ilk günden, o zamandan belliymiş aşktaki özverili tarafın hep ben olacağı. Bahçeli evi vardı, arkadaşlarımı toplayıp gitmiştim. Oyun oynamaya çağıracaktım. Adını seslenirken başımı merdivenlerin sivri yerine çarpmışım, kanamaya başlamış, hiç farkında değilim. Çıktı kapıya, bana baktı, başın kanıyor dedi, o an farkına vardım yüzüme doğru akan kanın. O kadar kendimde değildim. Canım yanıyor, yanmış ama ben onun bile farkında değildim. O sırada tek hissettiğim ilk aşkımdı.
Ama yine de; kapıyı çarpıp gitmek iyidir bazen elin tokmağa uzandıktan sonra. Kalbi durmuş ilişkide kötü olmayı göze alıp kalbin tekrar çarpabileceğini hatırlatamadıktan sonra.
14 Kasım 2011
En sondan dönerken başlıyorum en baştan. Büyüdüğüm bu şehir, yaşadığım o şehir, dönüp de ummadan bulduğum bu şehir. Halbuki ben ne gördüysem her yerin ayak üstünde olduğu, haberleşmeye gerek kalmadan herkesi elinle koymuş gibi bulabileceğin, ilk görüşte aşık olduğun insanla ertesi gün mutlaka karşılaşacağın, yürüyerek gittiğin okulun, en uzak yerin bile yürüme mesafesinde olduğu yollardan, bir adım atsan çıkan söylentilerden, yakın uzak akraba kavramından çok uzak bu yerde, mesafesiz, trafiksiz, tanıdık yüzlerden gördüm, görmezlikten gelip kaçıp gitmişsem de hayatımın şehrine, sanmayın ki bir hayalden daha gerçekçiydi gidişim, hayallerimin son bulduğu şehriyken geride bıraktığım.
Karşılığında bir şey beklemeyecek yaştayken karşılıksız aşklar, istemeden yan cepte bulundurmadığımız zamanlardı kimseleri, daha iyi bilir gibiydik ne istediğimizi. Şimdi her nereye ilerlersem ilerleyeyim zurnanın zırt dediği yerde buluşum kendimi gerçektendir. Çekim yasasının kanunlaştığı hayatımın bu kısmında ister geriye ister ileriye dönük olsun her şeyi tahmin ede-biliyorum-. Bilinçaltımın öngördüklerinin gördüklerimle birebirliğiyle tutumumdan ödün vermiyorum. Buyrun siz değişin, önden buyrun bir şeyleri değiştirin. Ben burada kalıp etrafı kolaçan edeceğim.
En kötü başlangıç bile hoş gelir kulağa son konuşmadansa. Dikkatlice seçilmiş sözler iyi hoş da, en doğrusudur bakarsın geçmiş aşklar gibi dikkatten kaçmış sözler gevelemeden önceye kadar. Yoksa çok mu umurumda gittiğimiz o yere bir daha kiminle gidecek olman. İster kestirmeden ister yolu uzatarak.
Karşılığında bir şey beklemeden alışamamışız sevmeye çocukluğumuza rağmen. Nakavt olmuş bir boksöre benzetmiş aşk. Tek fark hakem saymaya başladığında yerinde yeller estirirmiş her kazanan. Son vuruşu yapacak kimse olmadığından ortada, öldürmezmiş aşk. Ya peki savaşmaktan geçtim, yaşamaya değer görülmeyen şey yazmaya değer mi. Süslendirerek dökülürse elden, elden ne gelirse artık, bir şeye benzetilebilir mi. Yüzüne bile bakmadan geçiştirilebilir mi sesli konuşsak da hiçbir yere vardırmayacak sessiz harflerimiz. Hı, ne dersin?
08 Kasım 2011
Aklıma düştüğünden beri nereden başlayacağımı düşündüm. Birkaç günün sonunda vardım ki öyle bir yer, öyle bir zaman yok. Zamansız ve yersiz oluşuyor her oluş. Affınıza da sığınarak başladım bir yerden. Telaffuz edebildiklerimin fazlasıyla, dilimin dönmediklerinden getirdim açıklığı. En ağırıma gidecek şeylerin hep en ağırına gittim. Neyden önce davranırsam davranayım geç kalmışlık hissinin üzerine çektiğim perdeleri açıyorum belki de değil, belli ki şu an.
Davranmayı sevdim, düşüncelerin naklen yansımasını hareketlerime az sonra değişeceğine olanak tanımadan. Anlayabilen çok az insan tanıdım, tanıdığımı zannettim kiminiyse anlamayı kestiklerinde. Her ana yayardım ben olsam anlaşılmayı. Şimdi onlardan daha fazla konuşmamalarını isteyeceğim, hepsi o.
Hayal kırıklığımın kaynadığı yer oluverdi gücüm. Oradan aldım, her yere yayıldım. Düşünmeden sormadan. Sorsam da söylemeyeceklerinize aklım erdiğinden bu yana yatmasa da anladım yatsa da. Bir hayaldim ama kalamadım, gerçeklerden yana durdum. Tüm gerçekliğiyle sevmeliydi. İçine sığamadığım benliğimin dışa sızmasıydı açıklarım, sizler ne düşündünüz bilmem ayak altında yakalamaya çalışırken. Yakaladığınızı sanarken. Oysa elinize geçirdiğinizi fırlatırken en uzağa, ben çoktan gitmiştim oradan. Siz hala açıklarıma mı takılırsınız? Dikkat edin de düşmeyin bana tutunmayı bırakırken.
05 Ekim 2011
Kör sağır dilsizim. Konuşmuyorum çünkü anladığın yok, duymuyorum çünkü iki lafından ikisi yalan, görmüyorum çünkü, bakma öyle, görmek istemiyorum.
28 Eylül 2011
Kapı deliğinin tam hizasında duran şeydir, etrafını görmezsin, tek taraflıdır. Kapı açıldığında görürsünki aşk. Yalanlar daha sert vurulur yüze gerçeklerden. Kırılan sadece tırnağım olsaydı ilk anda çok daha anlamlı olurdu görüntüyü bozan bir tırnak için bütün geceyi mahvetmek. Güzelliğin yanıldığını kendimden biliyordum, yine kendimde gördüm. Huyudur dediğim ilgisizliği isteyince gösterebildiğini, görmek bile istemediklerimi gördüm. Güldüğünü gördüm sonra. Otuz iki dişini birden görünce otuz iki yerimden bıçaklandıktan sonra bile gülebildiğimi gördüm. Hislerimi belli etmezken ne kadar yapmacıklaşabildiğimi. Dağıtmak isterken her yeri uslu uslu oturduğuma şahidim. Susmam gereken her cümlede yutkundum. Her lafın, her dilin, her şeyin karşılığı var hayatta; aşk hariç.
Cani olduğunu oradan anlamam gereken, hobi olsun diye içini oyduğu deniz kabuğuyum, cansızım belki biraz ama, güzelliğimden bir şey kaybetmedim.
26 Eylül 2011
Şubatı yirmi sekiz çeken bir yılda, kışı sağsalim atlatmıştım. Bazı sayfalarıysa atlamıştım. Düşüncesizce konuşmalarım, düşünmediğim bir an bile olmadığı gerçeğini tek yalanlayan şeydi hayatımda. Düşünmeden önce konuşmayı bir kenara bırakırsam hiç değilse bunun sebep açtığı düşüncelerden sıyrılabilirim. Önce düşünmeden önce konuşmayı bırakıyorum o halde, sonra beynimde kök salmış olanlara da sıra gelecek. Sırası gelince her birine yol vereceğim.
Haftanın ilk iş gününü atlatmış olmak günü kurtarmıyor beklediğin hiçbir şey yoksa. Benim yoktu mesela. Haftanın herhangi bir günü gibi başlayan günüm herhangi bir şekilde son buluyor. Bense hala bir çözüm bulamıyorum geçen zamana. Düzeltiyorum, boşa geçen zamana. Görebilecekken göremediğim özlediklerim ve özlemek için geçerli sebeplerim olanlar ikiye ayrılıyor sağ ve sol beyinciğimde. Kendim de onlardan biriyim. Ama hangi birisiyim bilmiyorum. Hangi birini özleyeyim ki. Özlememeyi seçiyorum bu yüzden. Özlem duymamak için de kulaklarımı tıkıyorum.
Biri kulağıma tehlike geçti diye fısıldasa mesela. Tehlike geçti artık sevebilirsin, tehlike geçti artık öpebilirsin, tehlike geçti artık güvenebilirsin, tehlike geçti artık kendini ona bırakabilirsin, tehlike geçti alışabilirsin... Çok fazla güvenlik görevlisine ihtiyaç var insan hayatında, insanlara karşı ve fakat görevliler de birer insan unutmamak kaydıyla.
Bazı evler temizliği göstermez. Temizlersin temizlersin pis görünmez ama temiz de görünmez. Yıllardan sonra bir evim temiz gösteriyor. Ve tabi üstün çabalarım sayesinde toplu da gösteriyor. Yani evimi seviyorum. Yerlere baktığımda parkelerin görüntüsü beni iyi hissettiriyor, tavanlar ve duvarlar da. Zaten bunlar bir evi gösteren ayrıntılar, daha doğrusu evin kabası ama onlar düzgünse fazla eşyaya gerek bile yok. Konular biraz birbirine giriyor konu ben olunca. Kafamı toparlayamıyorum ağzımı toplayamazken. İşine geleni işiten bir ihtiyar kadar sağırım kendime bir o kadar hassas.
Renkten renge bürünmüş tekrar kendi rengine dönmüşlüğün verdiği değişiklik hissi değişen her şey bu yaştan, saatten sonra. Çok bir değişiklik yok. Çok bir şey yok. Seçmeden konuşmaksa git gide zorlaşıyor yaş ilerleyince. Hani hiç yok değil ama deyiverince olmadık bir şey hemen bakışlar değişiyor. Küçücük çocuklar gibi alınmalar kayboluyor belki yaşıtlarınsa sözünü ettiğin ama öyle bile olsa yadırgamalar, yargılamalar başlıyor. Biri bitiyor biri başlıyor. Alınganlık hiç değilse sevildiğini gösterir. Yani alınıyorsa karşındaki sevilmişsin demektir. Büyüklerimiz, kendini büyük hisseden hissedarlarımız tuhaf tuhaf bakadursunlar yaş arttıkça azalan anlayış, söz konusu olan ters orantılık içlerini kemirip yetmezmiş gibi derilerini yüzüyor, mana vermekle o kadar meşguller ki, hissetmiyorlar bile.
Her şeyin adını koymak isterler sonra. Adını koyalım ne yaşadığımızı bilelim, adını koyalım insanlar yanlış bir şey düşünmesin, adını koyalım her çağırana gitmesin... Vakti gelen gider. Bu kadar basit. Her şeye bir isim takmaya pek bayılırsınız bilirim ama şunu da bilin ki ben en büyük aşkımı adsız yaşadım ve ölürken aşkımdan hiç takılmadım takma isimlerinize.
İnsan ayırmıyorum elbetteki hepimizin içinde bir çocuk. Dışlamıyorum sevgi her zaman içimizde. Evet bu doğru. Ama ne yazık ki aman zarar gelmesin aman nazar değmesin diye diye içinizde yaşatmaktan güneşe çıkamaz hastalığına yakalanıyor her birinizin içindeki o sevgi dolu çocuk. Mikroplardan öyle uzak tuttunuz ki en ufak bir mikropta kırılıyor direnci, kötüleşiyor. Oysa bünyelerimizin mikroba da ihtiyacı var.
16 Eylül 2011
Bi gün yanına uzandım, odayı kaplayan yer yatağında tavana bakıp dedi ki: "Hiç anlamıyorum bu eşyalar bu odaya nasıl sığıyor, tavana bakıp sığdırmaya çalışıyorum, nasıl koysam da sığdıramıyorum gözümde." Hayır hayır göz yanılması değil tamamiyle bakış açısıydı. Şimdi hangi odanın tavanına ne zaman baksam içime sığmıyor ona sevgim. Zannetmiyorum ki kimse sığdırabilsin. Hadi deneyin. Ama bunu ilk düşünen siz olmadınız. İşte ben asıl o zaman çözdüm sevmek problemini. Sonra mesafeler. Gitme dedi gittim daha anlaşılır olmaya. Anlamayan bi dünya insana. Oysa an meselesidir anlaşılmak. Bilmiyor mu bilmem ama o da anlatabilmeye vardı ben gittikten sonra. Beni anlatıyor ayrı dünyaların insanlarına, onu anlatıyorum ayrı dünyalarda. Kim anlasın ki. Kimse anlamaz ki. Ama olsun -bu kadarını bilirsiniz- dünya durmadan döner. İster aynı ister ayrı yine döneriz birbirimize.
15 Eylül 2011
Yıl 2006. Bir sitenin 'bu gece bitmezzz' başlığı altında iki yazı. Aslında 3 yaşından beri kötü hissettiğimin kesin kanıtı. Öncesini zaten hatırlamıyorum.
"Yirmilik diş azabında, kuyruğuna teneke bağlı kedi kıvranışında.. Geceler biter bitmesine de bizi de yanında götürür.
Son demlerini oynayan biri de bir bini de bir masallar. Gelsin bakalım ne getirecek bize gece. Buyursun gelsin. ister gecenin karanlığı ister sabahın kör saati görmek istedikten sonra. Benim uykum diken üstünde. Geldiği gibi de gider. Çok geç kalınmış bir konuşma eşliğinde. Yetmez ki onursuz olmasa aşk.
Günlerdir yakmadan içtiğim sigaramı yaktıracak olana benim sözüm. Gerisi vız gelir tırıs gider."
"Seriliyken beyaz saten çarşaf ister tepin üstünde ister at koştur denilmişse kirlenir yırtılır mahvolur düşüncesiyle huzur içinde uyuyamaz benliklerin kaç ev değiştirsen değişememenin verdiği akıl almazlıkla eşyaları atıp yenilerini almak da asılsız bir gerçek olarak kalır dublöre gereksinmemiz film şeridi gibi gözümüzün önünden geçip giden hayatımızdan ötürü henüz hava kararmadan geceye peşin hüküm vermek olursa olsun kaç gecenin bilinciyle geçmeyecek peşin peşin söylüyorum kime denk geleceğini bilir lafımı geri almalarım başı dönmüş tilkinin dönüp dolaşıp döneceği yer de kalmadı suni kürkler sarmış dört bir yanı ölmek en gücü inanılır gibi değilse de inceldiği yerden bir duygu sömürüsü
Huzurum yerinde kuruntularım yerin dibinde sadece biraz öksürük biraz nefes darlığı çekiyor dıştan görünüşüm ve de duyuyor bulaştıracak birinin eksikliğini şu anda şu anlık olduğunun bilincinde"
06 Eylül 2011
Giderken aklıma getirmediğim sen, nasılsa dönerken aklımı da alıyor yanına. Yalanını ortaya çıkaran tek bir söz ederken hiç mi kızarmıyor yüzün. Sana olan sinirimi kaça bölsem de azalmıyor. İşe giderken herkesin ayakları geri geri gider ama benim senden beri bir ileri iki geri gidiyor, bir adım senden, bir adım işten geri, bir adımsa sana doğru. İstemeyi hiç istemediğin bir şeyi çok istemenin duyurduğu utancı sen olsan kaça bölersin merak ediyorum. Bir de solucan gibi bir şeyse kaç parçaya bölünse de yaşamını sürdürebiliyorsa, sen olsan ne yapardın çok merak ediyorum. Ben olsamlarla başlayan bütün cümlelerimin başına seni geçirdim. Benden çıktı artık, kalbim. Sana sinir olmamla kendi sinirlerimin hiç ilgisi yokmuş gibi yapıp, bütün sorumluluğu sana bıraktım seni bırakırken. Aldığım son doğru karardı. O gün bugündür doğruların yerinde köşe kapmaca oynuyor yanlışlar, doymuyorum ayakta kalmaya. Öyle çok yalanladınki inanmak istediklerimi haklı çıkmak güç vermek yerine güç geliyor. Öyle çok doğruladınki çıkarımlarımı şapka çıkarıyor karşında sayısız tecrübem tersyüz ettiğin rüyama inat.
Ona ördek değil kuğu olduğumu anlatmayı denedim. Anlamak istemedi. Anlayışı kıt olana anlatış şekli işlemez, sadece nasıl bir cümle kurdum diyerek kendini iyi hissedersin. Ve en zor yoludur lafı dolandırmak onun gibilere.
Onun ördek değil de kuğu olduğumu farketmesini beklemiyordum. İkinciye anlatmadım o yüzden. Yolu sorduğumda, sora sora bulursun dediğinde, sora sora Bağdat da bulunur ama ben sana soruyorum derdim o ördeklerden biri gibi davranmasaydı. Herhangi biri. Konunun dışına çıkmayan, sırayı bozmayan, çizgiyi aşmayan. Her biriyle aynı güzellikte olduğundan. Yüzüne de söylerdim bunları ama şu an susmakla meşgulüm.
Ördek olmadığım için kuğu olduğumu bilmesini istiyorum. Ayak uyduramamamın bir sebebi olarak. Önüne bütün sebepleri yığsam da göremeyeceği ortadaysa da. Daha ne kadar susabileceğimi bilemesem de şimdilik bir susturucu daha takıyorum beynime dolayısıyla ağzıma.
Ben de bir ördek olsaydım her şey daha farklı olabilirdi ama kuğu olmamdan daha farklı bir şey olabileceğini zannetmiyorum. Ödleğin tekine vurulan hiç mi örnek görmedin. Bir örnek ve bir ördek olarak peşine takılmaktansa bir kuğu olarak ayrılmayı bugün olsa bugün de seçerdim o ayrı mesele.
23 Ağustos 2011
Aynı poşetin içinde yumurta olduğumuzu düşün, dünya da bizi taşıyor. Dünya kötü bir yer unutma. Eğer çiğ kalırsak kırılmamız an meselesi. Cıvık insanlar da var bilirsin. İyi pişmiş yumurtalarız belki ama suyun içinde ne kadar bekleyeceğimizi iyi bilmeliyiz. Çok pişkin olanları da var farkındaysan. Sonra bir de tokuşturulacağız, birimizden biri elbet kırılacak. Tabiki soyulacağız, çırılçıplak kalacağım karşında, sen de öyle. Hayır bitmedi. Bi zaman sonra da kopacağız orta yerimizden, paramparça edileceğiz. Dahası birleşme olasılığımız hep var olacak, aynı yere gitmiyor mu nasılsa yediklerimiz?
Ben de bundan bahsediyordum. Taş çatlasa yirmi kişinin sığabileceği bir alanda, geç kalma, yer bulamama, asansörün gelmemesi, gelse de dolu gelmesi, işleri yetiştirememe, o günün nöbetçisi olma ihtimaline ve birçok talihsizliğe kafa tutuyordu kader. Son kalan koltuğun onun yanı olması tüm ihtimal koşullarının tam olmasıydı. Başka birini isteseymişim olacakmış onu değil de bi başkasına isteseydim.
22 Ağustos 2011
Yarın ne giyeceğini düşünürken uykuya dalarsın da sabah abuk sabuk kıyafetlerle çıkarsın ya sokağa uykusuzluktan seçici olamadığından. Bir de havalar soğuksa yine yeni uyanmışlığın yarattığı üşümeyle kalın kalın giyinir, öğleden sonra pişman olursun. Senin yanında mantık erdiremeyen kendimi düşündükçe ben hep o pişmanlığı yaşıyorum. Baştan düşünmemekten doğan, akıl erdirebildiklerini ise korkudan gösteremeyen, açığa çıkaramayan kendimi getiriyorum aklıma. Daha başka olabilirdi. Sonuç değişmese de daha güzel bir son hazırlanabilirdi. Ben o ezik büzük kelimelerin enkazı altında sesimi duyurmaya çalışıyorum hala. Yerin o kadar kat dibinden sesleniyorum ki duymana imkan yok. Mide bulantısı olduğunu düşünüyorum bazen, aynı ona benzetiyorum seni. Rahatsız ediciliğine rağmen boğazım geri itiyor seni. Kussam rahatlayacağım. Boğazım acıyacak, yanacak ama midem rahatlayacak. Ki bazen uyursun, hiç kıpırdamazsan kendiliğinden geçer mide bulantın. Çok da etkilemez. Ama sen onlardan değilsin. Ve ben şu an burada keşke olsan diyemiyor, demiyorsam bil ki, biliyorum ki çoktan karar verdim aşka. Huyumdur, büyük aşklarıma başlarken önce karar alırım. Ya da büyüklüğünden kararı kendime bırakıyorumdur bilmiyorum. Belki de ortada bir karar bile yok, sadece kendini kandırma. Seni benzettiğim başka şeyler de var. Ya da ben her şey olmanı istiyorum. Yalan söyleyip söylemediğini ayıramadığım gözlerinin çekikliğinden çekiyorum tüm bunları. Büyük aşkların mecbur hissettirdiği ateşe körükle gitme durumundan kaynaklanan bu acı arsızlığı ve kendini alamama. En büyük yalanıdır büyük aşkların hissettirdikleri. Hiç olmadık bir anda ben gidiyorum diyorsa biri anla ki hiç gitmek istemediğinden. Sadece gitmesi gerektiğini biliyordur. Gidecek olan zaten saatler öncesinden el kol hareketlerine başlar vücut dilinin o istemsiz belli edişiyle. Aniden gidiyorsa biri anla ki başka türlü gidemeyeceğinden.
Mide bulantısına benzetmişken seni, ben yattığım yerden kalkarken uykuyu fazla kaçırmış da olabilirim. Hiç çıkarmamak üzere donatırken yerini, çıkamaz hale gelmiş de olabilirim daldığım rüyadan. Bu da bir diğer bakış açısı.
Sana bunları anlatıyorum ki anla. Ağzımdan çıkanlar başka birilerine aitler, ben sadece seslendiriyorum onları. Ama bunlar aklımdakiler. Sen sıralarken yalanları, ben nereye saklayacağımı bilemiyordum asıl demek istediklerimi. Hangimiz daha iyi rol yapıyorduk sana açıklayayım; o çok bilindik durmuş saat ve yanlış ayarlanmış saat hikayesinden pay biç. Ben sürekli yürüyorum konuşa konuşa, sense oturduğun yerden sayıyorsun yalanları. Elbet biri doğruyu bulacak, birinden biri doğru çıkacak. Ama ben durmuyorum ki yerimde. Hep bi kaçış. Böyle şeyler düşününce kendime benzettiğim de oluyor seni. En çok gözlerine takıldığımdan inatla gözümün içine baktığından, en çok dudağına takıldığımdan yanımdan her geçerken gamzesini ortaya çıkarttığından, en çok gözlüğüne takıldığımdan çıkarıp çıkarmamak konusunda kararsız kalışından gözlerine de en az onun kadar takıldığımdan. Ufacık tefecik ayrıntılarla kendime biçilemez bir pahayla seni tanıttığımdan. Reklamını bu kadar iyi yaptığımdan. Seni kendime benzettiğim oluyor kendime bu kadar çok yakıştırdığımdan. Olmadığın, olmak istemeyebileceğin hayatımda; olmadığın, olamayacağın bir karakterle kafamda özenle oturttum olmanı bekliyorum. Beklediğimi de hiç belli etmiyorum. İstemediklerim istediklerimin sadece bir adım önündeyken hayat bi çizgiye bakıyor kimin kazandığına karar verirken. Ben niye kararsız olmayayım ki hayata karşı, niye onun aksini iddia etmeyeyim ki? Ediyorum işte. O ne diyorsa tersini diyorum. O neyi vermiyorsa ben onu istiyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi tutturup durmam sırf bu yüzden seni.
Aldığım bir kıyafetin yanına gidecek kıyafetler almak yerine her görüp de istediğim kıyafeti almaya devam ettikçe gardırobum hiç tamamlanmayacak biliyorum. Ben yine bunu şimdi neyle giyeceğim, onunla takacak bir çamtam yok deyişlerimle aynalara ağlanacağım beni bir kerecik olsun anlamayan. Hayatım da öyle. Ne çok şeye benziyor her şey. Hiç olmadık insanları soktukça, birbirine hiç uymayan, yakışmayan iki insanı sırf istiyorum diye aşk ettikçe kendime askıda kalacak hayatım. Farkındalık farkında bile olmayan insanlardan kat be kat aşağı itiyor seni. Çünkü farkında olmak hiçbir şeye yetmiyor. Ama o insanlar farkına bile varmadan yetinebiliyorlar bilmedikleri bir sürü şeyle. Bilmediklerim o kadar az ki yetmiyor, mutlu etmiyor şu beni.
Kendin için bir kere olsun gülümseme diye geçirsem de içimden yarın yine gülümseyeceğim. Bilmiyormuş gibi yapacağım. Mutlu görüneceğim. Bildiğimi kimse anlamayacak. Çok belli olsa da anlamayacaklar çünkü belli etmeyeceğim. Ona hata ediyorum, sorunlarım var, gel çöz demek isterken sistemin hata verdiğini, sorunu çözmezse işlerin yetişmeyeceğini söyleyeceğim. İşi bahane edeceğim iş aksanıyla kuracağı birkaç cümle için. Yalan söylemeyeceğim ama doğruyu da söylemeyeceğim. Gözümü kırpmadan günlerce bakabilecekken yüzüne kafamı çevireceğim. Ve bunların her birini teker teker içimde hissederken ne kadar geçici olduklarını tekrar tekrar hatırlatacağım. Kara kaşı kara gözüne isabet etmiş okun saplanmışlığını, saplantı haline getirmeden içimde hallederken yüzüme vuracağım bütün unuttuklarımı. Ama ben istediğim zaman.
Aylardır değiştirmeye yeltenmediğim saatin kulak tırmalayan sesiyle uyanırken artık değiştirmem gerektiğini düşüneceğim uyku sersemliğiyle. Ama şimdiki aklım olsaydı en güzel melodinin bile uykunu böldüğünde kulak tırmalayacağını düşünebilirdim. Şimdiki aklımız hiç olmuyor o anlarda. Şimdi bir saniye öncesi bile olamıyor. Zaman çok katı bu konuda. Hayat her konuda. Saçımı her boyattığımda bir daha hayatta boyatmam dediğimi bir daha ki mutsuzluğuma kadar unutmuyorum. Zaman işliyor, işledikçe ışıldıyor, gözünü alıyor ve unutturuyor. Birkaçımız dışında hepimiz annesiz kalmaktansa hiç sevmeyen, eziyet eden bir anneye razı oluyoruz. Yani yaşamaya. Hadi uyuyalım.
06 Ağustos 2011
İki ileri bir geri giden aklımla bir karara varmaya çalışırken gelmiş ve geçmişim gözüme çarptı ki senden çoktan geçmişim. İple çektiğim bir gün belirlememişim koparken seni beklemiyordumun en sahici hissiyatıyla. Suya düşen her izmarit bir balığın canına mal olurken söndürdüğün sigaralara şahit olmak istemem. Ama sen, sendin işte. Ama o karizmatik bir duruş yaptığını sanarken her şeyi hatırladığını hatırlıyorum. Çok net. İçime olduğu dert değil. Son zamanlarda aldığım en net cevaptı, geçerliliğini yitirmiş onca nedenden birine bile değmeyen koştura koştura gelişi. Göz hizamdan düşüverdi çok geç bir saate kurulunca düş. İşten geçince iş. Bu kadar iyi bilince düşler hep bir düşüşte. Ama şu sırası bozuk, aklıma takılan fillerin gidip düzelttiğim anda silindiği gibi. Ya da telefonumdaki izin artık gözüme takılmadığı gibi. Kapıdan çıkmadan aklına gelip de yerini bir türlü bulamadığı ruhsatın yerinde olmak isteyip de olamadığım gibi. Aramadığı ve bulmadığı gibi beni. Geçiciliğinden bir şey kaybettirmiyor zaman hislere. Aksine zaman kazandırıyor. Hayatım boyunca heyacandan geberecek değildim karşısında tanımadan iki gün önce yüzüne bile bakmadığım gibi.
01 Ağustos 2011
Aynı basamağa sen ayak basıyordun ben kanat çırpıyordum. Kuşatıldığımız tüm mesele buydu. Uçabilmek midir ömrü kısaltan, ayakların yere sağlam basması mıdır ömrü uzatan. Bendeki ağırlığına rağmen uçmayı yeğlerim. Ağır basan her şeye rağmen dengede durabilirim. Sen dimdik dur. Boşa çare. Durmuyorum bile üzerinde. Tepeden bakarken sana ve benzerlerine gücünü farkedemiyorum. Tepeden bakarken sana ve diğerlerine güç gösteriniz yavan kalıyor biraz değiştirerek çocukluktan kalma bir göklerin gücü adına.
24 Temmuz 2011
Ben öyle demek istememiştim. Sen sorunca öyle demek zorunda kaldım. Hayır daha başka anlamlara çekilir de gerçek bir hataya dönüşür diye. Çünkü orada hayır demek sana evet demekti. Diyemezdim.
18 Temmuz 2011
Sabahını sorsanız da söylemeyeceğim bu hayli yorucu gün uyuyunca geçecek gibi değil. Denizden çıkmadığım saatlerin gücü yetmedi aklımdan çıkarmaya. Dakika başı kayalara tırmanıp atlarsam aklımı başımdan alır sandım. Su beni ayıltmadı kısacası. Güneş kremi düşüncelerden korumuyor insanı sere serpe yatarken. Güneşlenmek en büyük düşmanım. Vücudumdan çok içimi kararttı. Her daldığım düşünceden çıkıp suya dalarken içime atacağıma attım kendimi en yüksek kayadan. Öyle yaparsam geceyi de bu yorgunlukla atlatırım zannettim. Ya da umarım sadece benim zannımca değildir. Sabah için bir B planım yok.
Uyandığım anda saplanan, çok önceden geçtiğini düşündüğüm, bu yaştan sonra olmaz dediğim, nasıl olduysa olan, karnımın sancımasından hiç bahsetmeyeceğim. Bir tüyo vereyim, et kesiği hafif kalır yanında.
Gecenin en saf halidir daha kötüsü olamaz dediğin. Kurşun geçirmez bir camdır kendini koruma hissi. Ama camdandır nihayetinde etrafa saçılmasa da paramparça edebilir her an her şey. En fazla birinin ayağına batmaz. Hava değişikliği, başka şehir, başka ev düşünceni de, duygunu da başka yere taşır, insanlarına ayak uydurur. Çok değil az önce, çok olmasa da uzaklardan bir ses “kusurumuz olduysa affet, yani afedersin” dedi, içimden bir sesse “yine vicdan yaptılar seni”. Gittim, şu halde bile huzura boğan, her yerin havasını değiştiren anneme kızdım, iyi bir kız dünyaya getirdi diye. Ben de kötü olmak istiyorum dedim, baktı yüzüme, güldü. Bir anne kızının ne olamayacağını bilir. Hiçbir şey demeden yatmaya çıktım. En korkulu rüyamdı orman tarafı çatı katının, orada kim yatacak dendiğinde, ben yatarım dediğimde büyüdüğümü anladım. Annem de anlamıştır artık. Deniz tarafının bile kapı arkasında kalan yatağında korkarken ne günlere geldim. Başta anlamıyorsun ama bi bakmışsın büyümüşsün. Sonra düşündüm, karar verdim, aşkın iqsu hep düşük. Çenem gibi. O kadar sert ve hızlı ki yere yığıyor ama sanırım herkesin bir kurşun geçirmez yeleği var. Ya da kurşun isabet edene kadar kaçtın kaçtın. Anlatmadığım bir şey kaldı mı acaba. Nasıl ki sürekli konuşmak iyi bir iletişim kurduğunu göstermez, aşk da yaşını göstermez.
Çatı katının orman tarafının perdesiz balkon kapısı ve camından hala yanık olan birkaç evin ışığı umudu olsun bu gecenin. Sabah olsun hayrolsun.
13 Temmuz 2011
Bir gün gelecek en ince ayrıntısını yazacağım buraya. Hiçbiriniz ne görecek ne anlamayacaksınız.
10 Temmuz 2011
Günler günleri kovalayınca sezgilerin ayrımına varana kadar, ilk günden hissetmiş olmak sonu hızlandırmıyor ama yol gösteriyor. Sorular yanıtsız, konuşulanlar yalansa ve umursanmak hayalse lafı fazla uzatmamak gerek. Durup düşünmek birçok farklı açıdan görebilmektir olmayacağı başından belli şeyi. Durmuyorum bütün açılarla aram düzeldiğinden beri. Bir dakika durmuyorum. Önce muhatap kesilir, sonra muhakemeye başlanır biten şeylerin seni iten acılara geçerli bir neden bulmak için. En başından başlanır. Her şey açıktır. Kavgada söylenmez artık "neden?"
Kapıdan çıkarken unuttuğu şey kapıdan çıkmadan hatırladığından daha samimiydi. Geçirilen vakitler kalitesini artırmadı bakışının. Çomak batırmadan da gelip seni bulabiliyor böylesi. Ama şimdi biraz uyku biraz yavaş kalp atışları. Beynimdeki seslerden ne konuştuğumu anlamıyorum.
07 Temmuz 2011
Farklı kokular alırken arada bir kahve koklamak fena olmazdı, ayırt etmekte zorlanınca. Kalbin de korunması gerekmiyor mu aşk üstüne aşk yaşayınca? Bence gerekli. His virüsü belki bulaşıcı değil ama yaygın bir hastalığa dönüşüyor her geçen gün. Hastalığa yakalanıyoruz sanki aşık olmak yerine. Çünkü değeri düşmüş bir altın, tarihi geçmiş bir ürün, geçmişte kalmış bir beyin şimdi. Parmakla gösterecek kadar azken gerçek olanları iyiye işaret olarak görünmüyor her nedense. Tarihi güzelliklere verilen değeri de gördük gerçi. Aşkta ise yaşayıp da öğrenilemeyen tek şey olduğundan olabilir, yaşayıp da nasılsa öldürmediğinden olabilir. Olabilir de olabilir.
02 Temmuz 2011
Mutluluk içimi acıtan bir hal aldı zıt anlamlısıyla çakışınca. Anlamı kaçtı kısa ve özlüğünden. Acıtasyon yapıyor. Ben de oturmuş bekliyorum. Kurduğum bütün cümlelerin üzerine gaz dökülüp yakılmışken.
İlk ve son günlerine yakındı dün can çekişmeli beraberlik. Doğru yer eğri adam ama zamanlama kötüydü. En kolayı suçu ona atmak, zaman bütün suçu kabullenir, nasılsa geçiyor.
İlk başta iyi güzel de, ilerleyen saatlerin aleyhine işlediğinden habersizken göreceli oluyor güzellik kavramı. O son kadehi içmeyecektim. Yapmam dediğimi yapmayacaktım. Heyecandandır dedim, inandı mı bilmem. Ben olsam inanmazdım.
Kesik kesik hatırladığım ondan sonrası sabah gözlerimi açtığımda anlık bir şaşkınlıkla beraber gün sonunda birleşti. Ben n'apmışım. Madem sarhoştum, hatırlamasaydım. Aslında oraya kadar da her şey normal. Sabah bütün odalara bakıp baktığım son odada çıkmasaydı karşıma. İşte orada başladı. Başladım anlatmaya gelmiş geçmiş demeden. Dilimde tüy bitiren yaşamışlıklarımı baştan almak zorunda değildim. Öyle yordum ki kendimi hal kalmadı bende aşka. Bu bazı konulara girmemiş, çoğunu da kısa kesmiş halim. Sordu, hatırlamıyorum dedim. İyi demişim. Duygusala bağlanmamışken son kadehin verdiği yanlışlıkla. Arabası pislenmemiş, evi de batırmamışken. Hazır gönül borcum yok. Ben gitsem iyi olacak.
30 Haziran 2011
Erken yatmadım geç de uyanmadım ama kalkmak istemedim. İyi ya da kötü hiçbir şey düşünemez haldeyim. Son aylarda verdiğim mücadeleyi hayatımın hiçbir yerinde vermedim. Belki daha öncesinde olsaydı vardığım yere sevinebilirdim. Ama bugün sevinmeye halim yok.
Kendi halimde yaşarken birilerinin gördüğü uygunlukla başladım çabalamaya, hayatta yapamam dediğim şey için. İki yıl önce de demiştim, istemeden oldu diye. Ama artık iyi mi oldu kötü mü bilmiyorum. Yıllar yılı akıl etmek yerine etmediğimi bırakmadığım aklımı kullanmam gerekiyor şimdi. Kuvvetli bir iletişim, üstün bir kavrayış. Doğduğum günden beri sevmediğim sayılarla, çok sevdiğim harfleri bir araya getirip, hiç haz etmediğim kadar sert olmamı bekliyorlar benden. Tam olamam ki diyecekken oldu dediler. Olmuş bulundum. Şimdi sıra bunu huy haline getirmemekte. İş işte kalmalı.
İletişim becerisiyle ilgili bir eğitime kattılar önce. Tam tahmin ettiğim gibi testten çıkan sonuç. Çıkmayan sonuçsa kendimi geliştirmem gereken huylar. Hırs, ihtiras, lider güç. Hiç yokmuş bende, eğitmenim söyledi. Ya ben hiçbirini istemiyorsam, dedim; istemek zorundasın, dedi. Başka türlü dönmezmiş bu işler. İşte böylece oluverdi, olmaz dediğim.
Yani ben öyle sandım. Ben oldu bittiye getirirken meğer daha yeni başlıyormuşuz. Ve tam gaz sürerken gayretim biri çıktı karşıma. Daha önce de çıkmıştı ama bu kez başka, bu kez kendinden emin, çekilmiyor karşımdan. Ekranda yanıp sönen ışığıyla üç gram aklımı birbirine katıyor, ne diyeceğimi şaşırtıyor. Kötü olansa hiç şikayetçi değilim. İyisi mi hoşuma gidiyor. Yine harflere yakın hissediyorum, sayılara uzak. Yumuşamaya meyilli, iletişim kopuk.
Hayatın iş alanında başarıyı ucundan da olsa yakalamışken sırası mı şimdi dedim ilk anladığımda, ilk ve son soruşumdu kendime hesabı. Neyse ödeyeceğiz artık hayatın aşk anlamında.
18 Haziran 2011
Bir bardak suyun içinde ekmek kırıntısısın. Farkedilmezsin bile. Boğazımdan akıp gidersin. Kapının yolunu göstermeye gerek bile yok. Şimdilerde patlamış bi ampul hayatımda işlevin. Hoş yanarken de loştun. Çepeçevre sarılırken etrafım aydınlattığın yerden ibarettin.
14 Haziran 2011
Aslına bakılınca çürüyüp giden bütün tezler leş gibi kokar bir zaman sonra. Hayat hiçbir zaman sormaz bir yere giderken bir isteğin var mı diye. Sen dersin kapıdan çıkarken, dersin ki almayı unutma gelirken. Nadiren hatırlar. Savunucusudur kader hayatın. Şakşakçısıdır. Yaltaklanır hiç durmadan. Bütün hatıralarımız aynı zamanda hatalarımız batan geminin mallarıdır aslında. Bir an önce elimizden çıkarmaya bakarız, hayatımızdan çıkarmaya, unutmaya. Sonra da kaldığımız yerden başlamak isteriz ama unuttuğumuz bir şey vardır, yuvarlanıp giderken yanına almadığı son söz… Bağlayan son şeydir oysa hayata.
13 Haziran 2011
Saniye saniye değişen ruh halimle halletmeye çalıştığım işler başımı aşıyor bugün yine. Aşıyor da nereye. Yerleri süpürüyor kendimi aşıp da gösterdiğim özen. Hal böyle olunca hapşuracak gibi olup da bir türlü hapşuramamak oluyor ağlamaklılığım. Gülüyorum halime. Bazense gerçekten gülesim geliyor. Hoşnutsuzluğum daha ne kadar sürecekse sürüp gitsin. Nasılsa çok sürmez. Uyku uykuyu getiriyor ama ağlamak kupkuru ediyor insani duyguların her birini. Her her her birini. İstemeden üzüyorlar, istemeden yapıyorlar, hep hep hep istemeden oluyor ama olanlar oluyor. Sevincime kapılamıyorum bile çünkü bakınız manikliğin uzantısı depresiflik.
12 Haziran 2011
Kurduğum saatte çıkmıyor ağzımdan diyeceklerim zigzaglar çizerken duyumsadıklarım. Çalınmadıktan sonra kalbim ortada olan durum çıkarımlarıma ters düşse ne çıkar, çelinmedikten sonra aklım. Hiçbir zaman dile dökülemeyenin avukatı olarak kalıyor, haklıyken haksız çıkıyor işte böyle vücut dilinin ucundakiler. Sorun değil ki. Ben kendime bakarım, hissettiğime bakarım, heyecanıma, gık demeden geçirilmiş sekiz dokuz saate, konuşulanlara, gözünün içine bakarım. O bakar körlerden değilim ki. Gerçek ama doğru değil ne çıkar. Ağzımdan çıkar çıkmaz çalmıyor saatler, kurmadansa uyanamıyorum duruma. Panjurlarım var sabahı getirmeyen, güneşi çıkartmayan. İnançlıysam kör değilim ki. Bildiğim halde soruyorsam bil ki doğru bildiğimden. Senden duymayı beklesem ne çıkar. Hiç durmadan ilerlerse hiç sormadan geçmez ki zaman. Kalın kalın kitapları sollar sayfaları az olan. Uzun uzun yılları geride bırakır yakalanırsa kısacık bi an, teslim olmasa ne çıkar. Bugünün de en büyük bağlılığıdır dün ama umudunu hep yarına bağlar. Tekrar ediyorum ki sorun değil. Duruma bakarım ben, yüzümü güldürene, parmak hesabıma, yürünmüş yollara, yoluma bakarım ben, sen dönsen ne çıkar.
Nereye gittiğini bilmedikten sonra laf ağzından çıksa ne çıkar.
07 Haziran 2011
Bir şeyi anlatmanın bin tane yolu vardır bir türlü anlatılamayan. Anlamazlıktan geldiklerimiz hep fazladır anlamadıklarımızdan. Yenmek isteriz çoktan yenildiklerimizi kabul etmediğimizden yenilgiyi. En can alıcı yerinde geçer önüne biri kaçırırsın sahneyi. Kendi yapbozunda bir araya getirdiğin parçalardan oluşur karşındaki. Yanlış olan parçalar itiraz etmez ki birleşmeye aradaki boşluklar gösterse de anyayla konya arasında mekik dokuyan gerçeği. Yol halidir, genelde geç kalınır anlaşıldığında. Büyük konuşmak bi büyük rakı içmiş hale getirince anlarsın ki büyük konuşmamak lazımdır. Aleyhine içersin. Yüzünün aldığı ifade her şeyi ele verir. Neden yerine sonuca bakmayı huy haline getirmektir duyguların önüne geçebilmek. Uzun uzun anlatmak yerine sadede gelmektir asıl saadet. Ne halt yemen konusunda çok kafa yorma, kuyruk sokumuna çıkar her yol acısıyla tatlısıyla. Adını da hayat koyarlar, kimliğinde yazmaz ama göbek adıdır acı.
18 Şubat 2011
Bir gün okkalı bir küfür edeceğim sana. Yaptıklarına karşı, savunduklarına karşı, yüzüne karşı. Ama sen duymayacaksın ya da ben dışa vurmayacağım. Ne sözlü ne yazılı ifade edeceğim. Kendiliğinden olacak, gayet doğal ve açık olacak. Ve öyle bir işleyecek ki içine, hiçbir şey hiç kimse kazıyamayacak. Bana inan.
15 Şubat 2011
Bi yalana direnilmezmiş. Onu anladım. Kaç defa sorsan da cevap hep aynı yalan. Hayır yani duymasam sorun değil sormamam gerekmese bunun için. Ama ben hiç tutmuyorum kendimi. Ne var ne yoksa söylüyorum. Ve tabi düşük çenem soruları doğuruyor. Özellikle yapmıyorum. Soru bile denmez onlara. Bir tür karşılığını verme güdüsüyle yapıştırıyorlar cevabı. Oysa ki cevap beklemiyorum. Ben konuşuyorum. Hiç durmadan konuşuyorum. Söylemiş olmak için. Açık seçik, dolandırmadan lafı. Süslendiriyorum sadece biraz o kadar. Şimdi olduğu gibi. Neyse. Yarın bakarız çaresine.
Bu kadar yalandan korkar mıyım hiç.
27 Ocak 2011
Yargının sırasında en önü kapmış olan aşk
En sabit haliyle duruyor karşımda
Parlak değil bu fikirler
Işıldamıyor
En kötü çıkmış resmini alıp karşıma,
saatlerimi harcasam
Dillendiremez ki hislerimin başka halini
Bir kağıt parçası,
konuşmaz,
çünkü konuşamaz
Ama gösterir gerçeği,
naklen ve kalben
Anlatır ifadeyi,
anlatamasa da ifadesizliği
Evet ben o sandığın ya da sadece dediğin
Ayaktaki,
güçlü,
kuvvetli,
her ne dersen işte
Bir kapıyı kapattım, sonra diğerini
Bir diğerini daha
Tam sen gidecekken,
arkandan seslendim,
başka kapı yok
Duymadın mı?
Yargıda en ön sırada olan aşk.
Çekil karşımdan.
17 Ocak 2011
Şimdi bir şey diyeceğim olmayacak. Değil mi ki aynı terane. Söylesem ne fayda. Gelmiş geçmiş bütün aşklar ve hazin sonları yüzünden taze bitmiş yüzler. Bunu bilir bunu söylerim.
İnanıyorum olağanca inadımla arada bir de olsa. Evet inancım hislerimle ters orantılı. Terketme fikriyle doğru. İnançlı bir aşık olamıyorum ben kısacası. Olmak istiyorum ama olamıyorum. İşte dün de öyle günlerden biriydi. Bir lafına kandığım bir laf ettiği anda, işte o anda kaldı zaman, durdu hayat. Sanırsın dünyanın en ağır lafını etti. Yok öyle değil. Aşkın gücüne yeniliyor kırılganlığım. Alınganlaşıyorum.
Duyguların istilasına uğrayan düşüncelerin gerçeklerle arası açılmış bugün. Hadi zaman elini çabuk tut. Tut ki yarına geçir bizi. Geçir ki iyileştirici gücüne sığınalım.
10 Ocak 2011
Aklımın ucundan dahi geçmediğini düşünerek yazıyorum bunları. Büyük bir keyifle yazıyorum. Çok değil birkaç ay öncesine dönüyorum. Düşüncesi bile uzak. Yürü yürü bitmiyor hataların. Ayağıma takılıp duruyor. Ama düşmüyorum bu kez tuzağına. Önceden biliyorum karşıma çıkacakları. Artık gözüm görüyor kirlettiğin yolları.
Yakınından bile geçmediğini bilerek geçiyorum o yollardan. Yakınımdan bile geçemeyeceğini bilerek koruyorum senden kendimi. Çok değil birkaç yıl öncesine dönüyorum. Temiz havayı içime çekiyorum. Burnuma güzel kokular geliyor. Her yer aydınlık.
Daha geriye dönmeye gerek bile duymuyorum. O günden bugüne geçiyorum hemen. Hiç fark yok. Havalar güzel. Kokular mis. Her yer ışıl ışıl.
Anlıyorum ki yoksun. Anlıyorum ki gerçek biri var.
Sarsın şimdi beni. Açıkta kalmasın hiçbir yerim. Bilsin ki yorgunum. Sebebim var uzun yoldan geliyorum.
04 Ocak 2011
Böyle hissedeceğimi,
önceden hissetseydim,
hissetmezdim daha önce.
Tabi hissede hissede,
hislerin arttığı,
hissedilmeseydi içimizde.