Şubatı yirmi sekiz çeken bir yılda, kışı sağsalim atlatmıştım. Bazı sayfalarıysa atlamıştım. Düşüncesizce konuşmalarım, düşünmediğim bir an bile olmadığı gerçeğini tek yalanlayan şeydi hayatımda. Düşünmeden önce konuşmayı bir kenara bırakırsam hiç değilse bunun sebep açtığı düşüncelerden sıyrılabilirim. Önce düşünmeden önce konuşmayı bırakıyorum o halde, sonra beynimde kök salmış olanlara da sıra gelecek. Sırası gelince her birine yol vereceğim.
Haftanın ilk iş gününü atlatmış olmak günü kurtarmıyor beklediğin hiçbir şey yoksa. Benim yoktu mesela. Haftanın herhangi bir günü gibi başlayan günüm herhangi bir şekilde son buluyor. Bense hala bir çözüm bulamıyorum geçen zamana. Düzeltiyorum, boşa geçen zamana. Görebilecekken göremediğim özlediklerim ve özlemek için geçerli sebeplerim olanlar ikiye ayrılıyor sağ ve sol beyinciğimde. Kendim de onlardan biriyim. Ama hangi birisiyim bilmiyorum. Hangi birini özleyeyim ki. Özlememeyi seçiyorum bu yüzden. Özlem duymamak için de kulaklarımı tıkıyorum.
Biri kulağıma tehlike geçti diye fısıldasa mesela. Tehlike geçti artık sevebilirsin, tehlike geçti artık öpebilirsin, tehlike geçti artık güvenebilirsin, tehlike geçti artık kendini ona bırakabilirsin, tehlike geçti alışabilirsin... Çok fazla güvenlik görevlisine ihtiyaç var insan hayatında, insanlara karşı ve fakat görevliler de birer insan unutmamak kaydıyla.
Bazı evler temizliği göstermez. Temizlersin temizlersin pis görünmez ama temiz de görünmez. Yıllardan sonra bir evim temiz gösteriyor. Ve tabi üstün çabalarım sayesinde toplu da gösteriyor. Yani evimi seviyorum. Yerlere baktığımda parkelerin görüntüsü beni iyi hissettiriyor, tavanlar ve duvarlar da. Zaten bunlar bir evi gösteren ayrıntılar, daha doğrusu evin kabası ama onlar düzgünse fazla eşyaya gerek bile yok. Konular biraz birbirine giriyor konu ben olunca. Kafamı toparlayamıyorum ağzımı toplayamazken. İşine geleni işiten bir ihtiyar kadar sağırım kendime bir o kadar hassas.
Renkten renge bürünmüş tekrar kendi rengine dönmüşlüğün verdiği değişiklik hissi değişen her şey bu yaştan, saatten sonra. Çok bir değişiklik yok. Çok bir şey yok. Seçmeden konuşmaksa git gide zorlaşıyor yaş ilerleyince. Hani hiç yok değil ama deyiverince olmadık bir şey hemen bakışlar değişiyor. Küçücük çocuklar gibi alınmalar kayboluyor belki yaşıtlarınsa sözünü ettiğin ama öyle bile olsa yadırgamalar, yargılamalar başlıyor. Biri bitiyor biri başlıyor. Alınganlık hiç değilse sevildiğini gösterir. Yani alınıyorsa karşındaki sevilmişsin demektir. Büyüklerimiz, kendini büyük hisseden hissedarlarımız tuhaf tuhaf bakadursunlar yaş arttıkça azalan anlayış, söz konusu olan ters orantılık içlerini kemirip yetmezmiş gibi derilerini yüzüyor, mana vermekle o kadar meşguller ki, hissetmiyorlar bile.
Her şeyin adını koymak isterler sonra. Adını koyalım ne yaşadığımızı bilelim, adını koyalım insanlar yanlış bir şey düşünmesin, adını koyalım her çağırana gitmesin... Vakti gelen gider. Bu kadar basit. Her şeye bir isim takmaya pek bayılırsınız bilirim ama şunu da bilin ki ben en büyük aşkımı adsız yaşadım ve ölürken aşkımdan hiç takılmadım takma isimlerinize.
İnsan ayırmıyorum elbetteki hepimizin içinde bir çocuk. Dışlamıyorum sevgi her zaman içimizde. Evet bu doğru. Ama ne yazık ki aman zarar gelmesin aman nazar değmesin diye diye içinizde yaşatmaktan güneşe çıkamaz hastalığına yakalanıyor her birinizin içindeki o sevgi dolu çocuk. Mikroplardan öyle uzak tuttunuz ki en ufak bir mikropta kırılıyor direnci, kötüleşiyor. Oysa bünyelerimizin mikroba da ihtiyacı var.
26 Eylül 2011
Gönderen
kıyıköşeyazı
zaman:
8:49 ÖS
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder