30 Kasım 2008


Yüzüne değen kendi saçlarının bile sinir ettiği, sıcağın çok ısıttığı soğuğun üşüttüğü, hangi şarkıyı açsan duygularını ifade etmediği, ne kadar düşünsen de bir türlü o an seni neyin iyi hissettireceğini bilemediğin, ne yaparsan yap seni seveceğinin rahatlığıyla o insana bas bas bağırdığın, ters konuştuğun, telefonu yüzüne kapattığın, arama beni dediğin, bağıra çağıra ağlasan da içinden atamayacağın bir sıkıntı duyduğunda, ağzına tek bir lokma sokmadığın, acıktıkça da daha da gerildiğinde, belki de artık evden çıkman gerektiğini gösteren bu belirtilerle daha da eve kapanmak istemendeki kendine kastında, kimseyi istemediğin, neden kimse gelmiyor sitemkarlığında, çamaşır makinasının beynini tırmalayan sesini ilk kez farkettiğinde, düşüncelerinin ince çorabına takılan kırılmış bir tırnak kadar rahatsız ediciliğinde, işte böyle lafı bir türlü toparlayamazsın.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 5:20 ÖS

0 yorum  

27 Kasım 2008


Kan rüyayı bozarmış.. Oysa hiç kan akıtmadık.

Kırmızıya çalan tek bir renk bile belirmedi. Bir şeyler eksikti, biliyordum. Kırmızısız çok yavan kalıyordu konuşmalar, döşemeler, modernize etmeler.. Kontsept oluşturulamadı bu kırmızısızlıkta. Kanıttan daha gerçektir kırmızı. Bilemedik; çünkü bize öğretilen bu değildi. Çok göze çarpmamalıydık onlara göre. Çok dikkat çekiyordu kırmızı, yasaktı, günahtı, üzerimizde bulundurmamalıydık. Anlaşamadık. Bütünleşemedik. Açılamadık. Akıcı bir konuşma yapamadık. Eksiktik, kırmızısızdık. Baktık ki olmuyor. Başta söz dinlemiştik ama sonra tutmadık sözümüzü. Bir bıçakla gördük işimizi. Kan gölüne döndü etraf. Kural tanımazdık, sonradan görmeydik kırmızıyı.

Öğretilenlere göre iddialı bir renkti kırmızı, ayıptı kendi gibi çağrıştırdığı her şey de. Ortası yoktu, ya hiç tanışmamalıydık ya da doğar doğmaz kırmızıya bulanmalıydık. Anladık ki alışık olmayınca tutuyormuş kan.. Ve anladık ki geç anlıyorduk..

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 4:18 ÖS

0 yorum  

17 Kasım 2008


Kobay faresi gibiyim. Üzerinde her şey denenmiş, her zehrin panzehirini içine hapsetmiş. Ne daha fazla zehirlenebilir ne de öldürücü bir zehre boyun eğebilir. İnsan genlerine en yakın bir canlı. İnsana yakın bir şeyim ama katiyen insan değil. Gördüklerimden, duyduklarımdan sonra vardığım bu kararın doğruluğuyla da pek ilgilenmiyorum açıkçası. Bir kanıt aramıyorum düşüncelerime. Makyajım akmasın diye ağlamayacak kadar gem vurabiliyroum hislerime. Aşırı duygusallığın zamanla kazandırdığı duygusuzluk. Ne hissedersem hissedeyim, hissetmekten de önce yorgun hissediyorum kendimi, bu yüzden belli edemiyor olabilir, belli etmek istemiyor ya da ne hissettiğini bilmiyor olabilirim. Ama biliyorum ki insanlar iç yüzüne bakmıyor senin, hafif ya da ağır makyajının göründüğü kadar bakabiliyorlar yüzüne. Yüzleri de yok zaten.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 3:39 ÖS

0 yorum  

13 Kasım 2008


Herkes toplansın. Koşmaktan yorulmuş düşüncelere boğulmalarım, suyun içinde nefesimi kaç saniye tutabildiğimi deneyip yanılmalarım, dalmalarım, çıkmalarım ve iki kuruşun lafını yapan manzaraları seyre dalışlarım.. Anlatacaklarım var. Kapattım gözümü, izledim. Zihnimden geçenleri gördüm her baktığımda sizi değil. Seni ya da onu değil. Gerçekleri hiç değil. Tıpkı yaşlanmış gibi işime geleni işitmelerim, elimden geleni söylemelerim, takma dişler kadar rahatsız edici hayatım, bunamış gibi aklımdan çıkarışlarım, hep hep hep uyanışlarım.. Anlatacaklarım var. Hissettim hepsini. Hoşuma gitmeyen gidenlerim, giderlerim gelirlerim, her daim olurlarım, çenemi sıkıca tutuşlarım, aklımı kaçırtan ağzımdan kaçırışlarım, şekerle su kadar bağdaştırdıklarım, körü körüne bağlanışlarım, aç karna yediğim haltlar kadar çok parçalanışlarım.. Anlatacaklarım vardı.. Çoktu.. Ben yaşadım. Gerisini hayata bırakıyorum.

Şimdi dağılabilirsiniz.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 1:34 ÖÖ

0 yorum  

09 Kasım 2008


Uzanamadığım uzunlukta uzatıyor lafı. Kısa kes demek geliyor içimden geri gönderiyorum. Yazılıp da gönderilemeyen mesajlarda alıyor yerini yani kısacası eski püskü aşklar. Lafı dolandırmaya gerek yok. İletilemedi ki hiçbiri. Bakınız tekrar deniyor iflas etmiş aklım ermeye çalışır gibi. Erebilmiş değilim. Ne de kötülüklerden arınmış. Üzerini iyi örtüyorum sadece. İstenmeyen durumlarda iyi kolluyorum duruşumu. Hafif loş. Çok çok hafif. Çok kez yakılmış erimiş bitmiş mumlarımla bir romantik ortam daha yaratıyorum aşka. Belki bir daha yanmaz bile. O kadar geçmişli bir aşinalık ki bu. Oltayı attım gene birine. Rastgele.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 2:08 ÖÖ

0 yorum  

Bir tercih meselesiydi. Tek taraflı bir duygu kütlesini elbette ki barındırmalıydı içinde. Doğası gereği yerine getirilmeliydi. Aslında üçünü toplasan bir adam gibi aşk etmiyordu. Kanatlarını çırpmayı hiç öğrenememiş bir kuş, topal bir kara kedi, leş yediğini içine sindiremeyen bir karga üçlemesi. Her şey habersiz başlamıştı. Habersizce sarmıştı duygular onları. Sadece birinin haberi vardı olan bitenden, pek hükmedemedi kalbi çarptığında o da. Belki direnmedi. Zaten topaldı, ne kaybederdi. Uçmayı öğrenemeyen bir kuşa zarar verebilecek kadardı gücü. O da istemeyerek. Ne bok yediğini bilmeyen karganınsa bas bas bağırmaktan, sanki kart sesiyle inkar etmekten başka yaptığı bir şey yoktu o günlerde. Yerken güzeldi ama..

Ya sonrası.. Sonuçta karnı doymuştu karganın. Davul gibi gerilmişti yediği haltlardan. Başka dala uçmayı da biliyordu üstelik. Uçamayan kuş aşağıda kalmış, kara kediyse topal haliyle tırmanabildiği yere kadar gidebilmişti peşinden. Belki yetişemedi. Belli ki geride kaldı. Bu kez onun bile haberi yoktu olan bitenden; fakat olanlar olmuştu. Aşk bitmişti.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 2:06 ÖÖ

0 yorum  

Son bakışma azizliğine uğramış duygulardan geri kalan, işlevliği olmayan son sözlerdir. Kişiliği tam oturmamış tek kişilik ama maalesef çok karakterli hisler yerin dibini çoktan boylamış. Yeri belli, yurdu belli, gerçekliği ise belli belirsiz. Hep bir acabası kalır ya hissedilenlerin, ondan olsa gerek. Biraz uçlarından aldırıp, biraz da şekil verdirirsek bir hale sokabiliriz bu açıklamalarımı. Konuya ne denli açıklık getirebilirsen o denli uzaksındır konudan, nettir cümleler, keskindir, yumuşatmadan çıkar ağızdan. Ne denli hissetmiyorsan o denli serttir cümleler. Ne kadar uzaksan konudan o kadar kaçak, o kadar hazır ve nazırsındır sona. Tartışmaya açık bir konu değildir ki ayrılık. Beraber her günün, teneffüs ettiğin her anında alırsın kokusunu, çekersin içine bir gün solumak adına. Hep aynı havayı solumaktır karşılıklı. Havalandırmadan yaşarız soluk soluğa. Farkında olsak da olmasak da, karşılıksız bir şey yoktur aslında.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 1:16 ÖÖ

0 yorum  

08 Kasım 2008


Sıkandal yaratılmamıştı henüz. Taş taş üstünde değildi. Çok uzun zaman önceydi. Ve çok uzamıştı bu mesele. Daha hatırı sayılır bir şey yaşanmamıştı ki unutmak zaman alsın. Zaman da değişti sonra her şey gibi. Şimdiye döndük. Unutamıyor insan acısını. Atıp içine, katıp diğerlerine, o atıklarla yaşamaya alışıyor sadece. Her yenisi düştüğünde, soğuk su içiliyor üzerine ve kabarıyor sandoz gibi. Diğer atıkları da azdırıyor böylece. Sonra duruluyor, dibe çöküyor kalıntıları. Acın diniyor. Ne acılar diniyor. Önce acıtıp sonra dindiriyor kendiyle beraber seni de. Onunla yaşamaya alışıyorsun. Bu yüzden unutamıyorsun ya..

Uzun vadeye bölünüyor kahpe felek ama ilkin yüklü bir peşinat istiyor ödeme gücüne bakmaksızın. Kulağına tiz bir kadın sesi fısıldanıyor şarkılarla. Sakinliyorsun elinde olmadan müzikten anlıyorsan. İnsanları, olayları, gelişmeleri anlayabilmek için ilk gereken şey belki de. Düzgünce düşünebilmeni sağlayan, yormayan.

Karartının içinde, belki tam ortasında gözüme çarpan, belki de kirpiklerime, dik bakışlı, yakışıklı. Gürültü patırtı tam arkamda. Bağımlısı olamadığım bağımlılıklarımdan biriydi seni bana tanıştıran. Beni sana tanıtamamışsa da. Oradan çıkıp başımı kaldırdığımda gördüğüm bakış beni oradan çıkarmıştı belki de. Sonrası öncesine tav olmuştu bu kez. Aydınlıkta gördüğüm asıl istediğim şeye ne çok benziyordu bir diğer karanlığa kadar. Bence gereği yoktu. Söze başlarkenki alel acelelik biraz acemice de olsa erkekçeydi. Pek sıradan. Tekrar söylüyorum, hiç gereği yoktu.

Ankara’nın yolları görünmemişti gözüme. Kötü bir andı. Bir anlıktı. Anı olamadı. Bütün taşları mideme indirmişti şehirler arası görüşme. Midemi bozmuştu işittiklerim. Ya da ne desem işitmediklerim. Sağır duymaz ama sultan yapsalar onu da, duyardı tabi. O mesele. Hiç bahsetmediğin bir şeyden mi konu açıyorum burada. Öyleyse kapatalım.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 12:31 ÖÖ

0 yorum  

04 Kasım 2008


Herkesten daha telaşlı bir andı. Saatini kaçırmış olabilirdim. Hemen birine sormalıydım. Ya da birilerine. Ne zaman geleceği belli olmuyor bu banliyölerin, şu şu şu saatlerde gelmesi gerekirken geç kalıyor, dedi biri. Tam o sırada biri daha girdi gişelerden. Ak pak. Temiz giyimli. Boylu poslu. Düzgün şiveli. İlk görüşte anca bu kadar. Sıkış tepişikliğin banliyösünde, dokuz durak ötesinde kalmış kalp atışları. Son durağa kadar, evet oraya kadar atıp geri çarpıyor, sonra tekrar çarpıyor ve takrarlıyordu. En az rayların sayısı kadar. Bu yalansa daha çok yalan lazım bana. Daha çok yalan söylemeliyim. Dip dibeliğin banliyösünde, bir dal parçasının sıkıca tuttuğu, kökü yıllar öncesine dayanan ağaçtı. En ihtişamlı yıllarını yaşıyor gibiydi. Her sarsılışta düşecekmiş gibi bakan iki çift göze dönüşüyordu bakışlarım keskin bakışına her gözüm çarptığında. Dar alanların banliyösünde zaman da daha erken daralıyordu daha fazla dayanamayıp. Neden sonra açılıyorum. Çabuk geçen zamanların banliyösünden feraha çıktıkça ve estikçe rüzgar, denizi yarıp ilerlerken ulaşılmak istenen noktaya, bir tek sözünde noktalıyorum hislerimi. Sadece ağzın oynuyor sonrasında hatırladığım.

Herkesten daha ateşli bir andı. Dardı alan, dardı zaman. Sen ve ben ve aşk ucundan azıcık. Aynı zamanda aynı yerdeyse.. Kapıda kalıyor yalnızlığın banliyösünde aklı başındalık.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 11:35 ÖS

0 yorum  

 
>