Karşısına geçtiğimde ondan kötü durumda değildim, o ise benden iyi durumda değildi. Eşitlenmiştik. Çok kere hissetmiştim bu duyguyu. İlk gördüğümde birinin ona ismiyle seslenmesi yeterli olacaktı, soyismiyle seslenildiğinde fazlasını bildiğimi hatırladım. Kahve telvelerinin arasına saklayıp bildiklerimi, her şeyin tam tersini söyledim. Bakar kördüm. Gerçeğini bildiğin bir hayale şahit olduğunda ne diyeceğini bilemeyip en inanılmaz konuşmaları yapar, en büyük yalanları sıralarsın. Ben de öyle yaptım. Neyse ki fala inanma falsız kalma diyen birileri çıkmış daha önceden, yalan değil. Ne yapsaydım? Tıpatıp aynı dertten mustaripliğimizi, acımın tam üstüne basmışlığına bağlayıp giremezdim konuya. Karayı göremezse kader ortağımın hisleriyledir meşguliyetim. Tıpatıp aynı kaderin farklı yüzünün yerine koyup kendimi, karşılıksızlığını bir de onun yüzünden görmeliyim. Aynı yaradan bir tane de kendimde açmalıyım. Ne deseydim? Senin falın fallanmış güzelim, en azından birini yakından tanıyorum, kendimden biliyorum, gözlerimle gördüm gözlerimin içine baktığını mı deseydim. Kimse paylaşmayı o kadar sevmez. Kadın dayanışması demeyin de ne derseniz deyin.
Açtığımız renkler b.k sarısına dönüşüyorsa en nihayetinde, konuyu kapatıp, beyaz bir sayfaya aynı renkten yalanlar döşemek daha iyidir bazen. İyi gelir. Beyazlığından ödün vermesindense bomboş kalır bomb.k kalmasındansa.
Ama şimdi bırakalım beni bir hayalim bile yokken gerçekleşmeyeceğini birilerinin bildiği. Bırakalım beni kimse seni benim kadar sevemez iddiasına giremezken kimselerle. Bırakalım beni daha dün ne halt yediğini en güçlü hafızanın bile hatırlatamadığı güçlükteyken. Bırakalım beni ne halim varsa perde indirmişken gözlerime. Bırakalım şimdi beni de asıl konumuza dönelim.
22 Kasım 2011
18 Kasım 2011
Söze başlamadan önce etrafıma bakınıyorum. Okumasını istemediğim birileri olabilir. Leblebi tozu lezzetinde ve zararında boğazıma her kaçışında bir adam. Bir söyleyip bin düşünmem zannetmesinler ki önceden düşünmediğimden. Yanına yüzbinlerce sıfır eklerim düşüncelerimin de öyle alırım yol. Olaylar çoktan, hiç yoktan sonuçlanmış. Arkasından bakmak kalmış, baka-kalıyorum ben de. Boş kağıt vermek iyidir bazen soruya soruyla başlayıp sonunu getiremedikten sonra. Kalbi atmayan ilişkide üçüncü kişi olup kalp atışlarını duyuramadıktan sonra.
Saati kurmadan uyanmıştım. Daha yataktan çıkmadan toplamaya başlayarak yatağımı, yirmi dakika sonra kapıda bulmuştum kendimi. Koştura koştura yetiştiğim tabakhaneye daha varmadan anlamıştım. Erken uyanmıştım meseleye. O aşkta galip olamayacaktım; teslim oldum.
İşte tam o an aşkın neresinde durduğumu, onca yıldan, onca aşktan sonra ne tarafta durmam gerektiğini anladım. Beynime mi yoksa kalbime mi daha yakın durduğunu anladım. Anladım ki orta bir yerdeydi. Hatta iki eşit parçaya ayrılıyordu. Taraf tutmuyordu benim aşkım, tarafsızdı. Adildi. Hakettiği değeri veriyordu her kim olursa olsun.
Bunu anladığımda, yani otuza beş kala, yakında her şeyin yerli yerine oturacağını anladım. Duygularımın, düşüncelerimin, bütün hayatımın. Eh tabi çok uğraşmıştım bunun için. Az buz şeyler yaşamamıştım. Ne çok erken başlamıştım ne çok geç anlamıştım. Kısa zamanda hadsiz hesapsız yaşayarak anlamıştım. Çok kısa bir zamana sığdırmıştım hepsini. Pişman değilim, övünmüyorum da. Ama şunu biliyorum ki yaşamalıydım, yaşayacaktım ve yaşadım.
Kalabalık ortamlardan tek tük insan kaldı geriye. Birkaç iyi dost. Birkaç eski dost. Ama annem her zaman var. Her zaman vardı. En olmaması gereken anlarda bile bir telefonun ucundaydı. Bazen açılmayan telefonlarda. Bazen sessiz bir yere gidip konuşulanlarda, bazense bütün herkes susturulup. Evet vardı. İyi ki de vardı. Herkese annesi başka gelir, öyle bile olsa yineliyorum iyi ki o benim annemdi.
İki gün öncesine kadar küçük bir kızdan farkım yoktu. Aşkın düşürdüğü ıq hangi yaşta olursan ol küçültüyor yaşını. Bir çocuk gibi savunmasız, bir yetişkin kadar feleğin çemberinden geçmiş oluyorsun. İnce uçlu bir kalem aşk, büyüdükçe daha incesini kullanmayı öğreniyorsun, kolaylaşmıyor, yaşın gereği zorlaşmıyor da, alıştıra alıştıra. 0,9 dan 0,3 kadar gidiyor. Ama her uç bir yerde bitiyor.
Tıklım tıkış, duman altı, karanlık ve yüksek ses geçici duyma bozukluğundan çok daha kalıcı izler bırakır insan hayatında. Daha doğrusu çok şeyi orada bırakırsın müzik sustuğunda. En hafif etkisi kapalı ortam fobisi. En ağırını kaldıramazsın zaten. Açık yerlerde oturmayı seviyorum şimdi. Üşümüyorum kolay kolay. Daha az nefes alıp veriyorum. Daha az yanıyor gözlerim ve daha az sulanıyor. Her şeyi aza indirgedim duygusallık dışında. Bazıları duygusuzlaşır bazısı da benim gibi sıkı sıkıya bağlanır onlara. Bırakıp gitmek yerine sahip çıkar. En duygusuz anımdan bile onlarca, binlerce anlam çıkardım hep. Hep bir anlam kattım. Halime üzülen, saflığıma laf eden çok oldu ama ben memnun oldum. Cin olmaktansa saf kalayım istedim. Kimseye de bir şey demedim.
Yapılmayacak şeyler yaptım. Şimdi düşününce gülüyorum. Güldüğüme seviniyorum, gülebildiğime. Hiçbir kutuyu atamayışıma, hala devam eden onlara duyduğum sevgiye, olur olmaz konuşmalarıma, insanları kahkahaya boğuşlarıma, erkekler için düştüğüm hallere, aşklarımın saçmasapanlığına, dil din ırk ayrımı gözetmeyişime, sorularıma sorunlarıma, inandığım gerçekdışı gerçeklere ve insanları da öyle olduğuna inandırışıma, kıyafetlerime, değiştirdiğim sayısını karıştırdığım kadar eve, işe ve... Hatırladıkça yazacağım daha bitmedi.
Çocukluk aşkım geliyor aklıma, onların ilki. Çok garip geliyor. Daha ilk günden, o zamandan belliymiş aşktaki özverili tarafın hep ben olacağı. Bahçeli evi vardı, arkadaşlarımı toplayıp gitmiştim. Oyun oynamaya çağıracaktım. Adını seslenirken başımı merdivenlerin sivri yerine çarpmışım, kanamaya başlamış, hiç farkında değilim. Çıktı kapıya, bana baktı, başın kanıyor dedi, o an farkına vardım yüzüme doğru akan kanın. O kadar kendimde değildim. Canım yanıyor, yanmış ama ben onun bile farkında değildim. O sırada tek hissettiğim ilk aşkımdı.
Ama yine de; kapıyı çarpıp gitmek iyidir bazen elin tokmağa uzandıktan sonra. Kalbi durmuş ilişkide kötü olmayı göze alıp kalbin tekrar çarpabileceğini hatırlatamadıktan sonra.
14 Kasım 2011
En sondan dönerken başlıyorum en baştan. Büyüdüğüm bu şehir, yaşadığım o şehir, dönüp de ummadan bulduğum bu şehir. Halbuki ben ne gördüysem her yerin ayak üstünde olduğu, haberleşmeye gerek kalmadan herkesi elinle koymuş gibi bulabileceğin, ilk görüşte aşık olduğun insanla ertesi gün mutlaka karşılaşacağın, yürüyerek gittiğin okulun, en uzak yerin bile yürüme mesafesinde olduğu yollardan, bir adım atsan çıkan söylentilerden, yakın uzak akraba kavramından çok uzak bu yerde, mesafesiz, trafiksiz, tanıdık yüzlerden gördüm, görmezlikten gelip kaçıp gitmişsem de hayatımın şehrine, sanmayın ki bir hayalden daha gerçekçiydi gidişim, hayallerimin son bulduğu şehriyken geride bıraktığım.
Karşılığında bir şey beklemeyecek yaştayken karşılıksız aşklar, istemeden yan cepte bulundurmadığımız zamanlardı kimseleri, daha iyi bilir gibiydik ne istediğimizi. Şimdi her nereye ilerlersem ilerleyeyim zurnanın zırt dediği yerde buluşum kendimi gerçektendir. Çekim yasasının kanunlaştığı hayatımın bu kısmında ister geriye ister ileriye dönük olsun her şeyi tahmin ede-biliyorum-. Bilinçaltımın öngördüklerinin gördüklerimle birebirliğiyle tutumumdan ödün vermiyorum. Buyrun siz değişin, önden buyrun bir şeyleri değiştirin. Ben burada kalıp etrafı kolaçan edeceğim.
En kötü başlangıç bile hoş gelir kulağa son konuşmadansa. Dikkatlice seçilmiş sözler iyi hoş da, en doğrusudur bakarsın geçmiş aşklar gibi dikkatten kaçmış sözler gevelemeden önceye kadar. Yoksa çok mu umurumda gittiğimiz o yere bir daha kiminle gidecek olman. İster kestirmeden ister yolu uzatarak.
Karşılığında bir şey beklemeden alışamamışız sevmeye çocukluğumuza rağmen. Nakavt olmuş bir boksöre benzetmiş aşk. Tek fark hakem saymaya başladığında yerinde yeller estirirmiş her kazanan. Son vuruşu yapacak kimse olmadığından ortada, öldürmezmiş aşk. Ya peki savaşmaktan geçtim, yaşamaya değer görülmeyen şey yazmaya değer mi. Süslendirerek dökülürse elden, elden ne gelirse artık, bir şeye benzetilebilir mi. Yüzüne bile bakmadan geçiştirilebilir mi sesli konuşsak da hiçbir yere vardırmayacak sessiz harflerimiz. Hı, ne dersin?
08 Kasım 2011
Aklıma düştüğünden beri nereden başlayacağımı düşündüm. Birkaç günün sonunda vardım ki öyle bir yer, öyle bir zaman yok. Zamansız ve yersiz oluşuyor her oluş. Affınıza da sığınarak başladım bir yerden. Telaffuz edebildiklerimin fazlasıyla, dilimin dönmediklerinden getirdim açıklığı. En ağırıma gidecek şeylerin hep en ağırına gittim. Neyden önce davranırsam davranayım geç kalmışlık hissinin üzerine çektiğim perdeleri açıyorum belki de değil, belli ki şu an.
Davranmayı sevdim, düşüncelerin naklen yansımasını hareketlerime az sonra değişeceğine olanak tanımadan. Anlayabilen çok az insan tanıdım, tanıdığımı zannettim kiminiyse anlamayı kestiklerinde. Her ana yayardım ben olsam anlaşılmayı. Şimdi onlardan daha fazla konuşmamalarını isteyeceğim, hepsi o.
Hayal kırıklığımın kaynadığı yer oluverdi gücüm. Oradan aldım, her yere yayıldım. Düşünmeden sormadan. Sorsam da söylemeyeceklerinize aklım erdiğinden bu yana yatmasa da anladım yatsa da. Bir hayaldim ama kalamadım, gerçeklerden yana durdum. Tüm gerçekliğiyle sevmeliydi. İçine sığamadığım benliğimin dışa sızmasıydı açıklarım, sizler ne düşündünüz bilmem ayak altında yakalamaya çalışırken. Yakaladığınızı sanarken. Oysa elinize geçirdiğinizi fırlatırken en uzağa, ben çoktan gitmiştim oradan. Siz hala açıklarıma mı takılırsınız? Dikkat edin de düşmeyin bana tutunmayı bırakırken.