Orgazm taklidine kanan hayatlarımız var bir gün bir yerlerde. Her rengi denettik ona. Yeşil, kırmızı, mor.. Sonra birini bulduk elinden tuttuk sıkıca. Bir renk verdik renklerin içinden, renk kattığı gibi hayatımıza. Birdi bedenlerimiz. Bir örnek giyinirdik. Sonra sıkıldık, değiştik, başka bir renge büründük el ele diz dize. Her rengi denedik renklerden. Bazısını taşıyamadık. Bazısını bedenimiz tutmadı. Hayatla aramızı hep iyi tuttuk ama n’olur n’olmaz gene ona kalırız diye diye.. Ne de olsa bir gün herkes yalnız kalacaktı çok görmüşlerin, büyüklerimizin dediğine göre. Hayat banka hesabımızdı garantiye alınan. Sonra n’olduysa oldu mürdüm rengiyle mühürlendik. İki suskun olduk. Ağzımızı bıçak açmadı. Açık bir yaraydı bıçağın yapıp yapabileceği. Sıkıca tutmuştuk ellerimizi oysa, elimizi çabuk tutalım ki rengarenk kalmayalım en sonunda diye diye..
İşe yaramadı, fosforlu renklere döndük.
30 Mart 2007
Pamuk tutamaz yeni doğmuş bebekler. Hiç buna kafa yordun mu. Yormak gerek, bir şeyleri bir şeye yormak.. Bazı şeyler düşünülemez bile orası kesin. Ama ben düşündüm. Öylece kabullenilebilirdi. Kabullenmedim öyle hemen. Sana aşkımı veririm, tutmanı bekler, elinden atacağın günü beklerim. İşte böyle. Bebeğin pamuğu elinden atışını izlemek nasıl hoşa giderse öyle.
Hayalleri fazla kaçırmıştı gene dün gece. Hala kalkamamıştı altından. Ayılamamıştı. Bunca duyarsız erkek kol gezerken niçin bu kadar çiçekçinin olduğuna şaşardı. Hiç anlamazdı. Uzun süren ilişkilere hayretler içinde bakardı. Yavaş ilerlemeliydi ona göre zaman, insanlar, makinalar. Sevgilileriyse yangından mal kaçırır gibiydi öpüşmeye başladıklarında o ısrarla yangından ilk kurtarılacak eşyalar dolabında saklamak isterken aralarında geçenleri. En önemlisi de kendince duyduğu aşkı. Onlara ayrılan sürenin sonuna gelinirdi bir anda. Geriye aldıkça o, sevgilileri ileriye alırdı saatleri..
Hayatının geri kalanını o merdivenlerde oturup beklemek isterdi. Geri kalanını oracıkta geçirmek. Başkalarıyla paylaştığında bu düşüncesini ‘neden olmasın’ demişti biri ama kendinin bile inanmadığı her halinden belliydi dediği şeye, o da bu kez düşüncesini kendine saklayıp ‘kuyruklu yalan’ diye yanıtlamıştı içinden..
Bütün sözler tutulmadan donup kalmıştı, sözlerin sahipleri de sözleri gibi donuktu. Ayağına giydiği her terliği her girdiği odada unutmak gibiydi onun için sevgililerini unutmak. Unuttukça üşüten, giydikçe unutturan. Bilirdi ama, ayaklar üşüyorsa kaç kat giyinirse giyinsin ısıtamazdı yüreğini..
Geriye aldıkça o hepsi ileriye alırdı saatleri..
Takım elbiseyi çekeriz üzerimize, boynumuza da renkli kişiliğimizi yansıtan, içinde en cart renklerin bulunduğu bir kravat astık mı tamam, çünkü o da olmasa iyice içimiz geçmiş sanılacağız diye çok korkarız. Bir şekilde belirtmezsek günaha gireriz.
Gazetelerin üçüncü sayfasına manşetti insanlık ayıplarımız ama biz son sayfaların ayrıldığı spor haberlerini önemserdik daha çok. Biri bir şey diyecek olsa bahanemiz de hazırdı, iç karartıcıydı son sayfalara gelinceye kadarki sayfaların açılımı. Hele ön yüzüne büyük puntoyla yazılmış cinayet haberleri başlıkları aman aman, arka yüzünü döndürürdük hemen.
Kıyamet alametlerine sığınır olduk her durumda. İple çeker olduk sanki. Hızlandırmamız da cabası. Havalar biraz ısınsın sanıyoruz kesin deprem olacak. Hava değişiminin bütün suçlusu o. Hiç kendimizde aramak yok. Bir dur demek, önlem almak ne kelime. Küreselcek ısınıyorduk işte daha ne. Kendilerine yaradığını düşünenler de yok değildi hani ekonomisi canlananlar.
Eskiden olsa yaz gelmeden dondurma girmezdi evlere. Öyle bir kaseden çokta yedirtmezdi büyüklerimiz. Tahin pekmezi kış dondurması diye yuttururlardı, bizlerse yerdik. Eskidendi en sert kışlarda yiyebildiğimiz içimizi ısıtan kestane. Artık her köşe başında neredeyse dört mevsim kesintisiz. Havalar biraz güzelleşsin pikniğe çıkılırdı, şimdiyse sadece yemeğe çıkılıyor, tercihen terası olan restaurantlar. Piknik alanları desen kapıldı. Etrafı çevrildi. Sahiplenildi. Paraya döküldü. Fakat artık giden yok o ayrı.
Övünecekken sınıf arkadaşlarımın annelerine, ataç bile kullanmaz benim kızım, derdi annem, defterinin yanları hiç kıvrılmaz, inci gibidir yazısı, diye eklerdi. Gün arkadaşları ise odasına çekilen, kendi başına sessiz sedasız bebekleriyle oynayan bir kız olarak bilir. İlkokul hocam, kızımız çok uslu ama ne zaman ders anlatmaya başlasam çantasını topluyor, derdi benim için. O zamanki aklımla hep şunu düşünürdüm, Barbie mi Sindy mi? Ben Barbie’yi tercih ederdim ama Sindy’i tercih edenler çoğunluktaydı. Sonra her ramazan kapımızı çalan hakikaten kibritçi kız olan kızı düşünürdüm, on bir ayın sultanı dışında n’apıyordu bu kız, kibrit satamazsa ne içer ne yerdi. Ne yaparsam yapayım içimden sayardım yapana kadar. Sayarken nerede kaldığımı unutacak kadardı fakat hafızam. Olmadık şeyleri hatırlardım ama şu an da olduğu gibi. Bir ayağımın baş parmağına yarı kapalı kadın, öbür ayağımın baş parmağına saçı sağ yana taralı adam suratı çizerdi annem, ben de hep tuttururdum yine çiz yine çiz diye. Bana şunu getir dediklerinde önce davranıp benden başkası getirmişse eğer, alır onu yerine geri koyar tekrar gidip getirirdim, yoksa çenemden kurtulamazdı kimse. Bugs Bunny başladığında hep havuç çekerdi canım. Bir gün annem mutfakta havuç rendeliyordu, az ağlamamıştım Bugs Bunny öyle yemez yapma diye. Çocuk aklı işte. İspiyoncu, müzevirci kısacası aynı anlama gelen bütün kelimeleri sırasıyla bağırırdı yüzüme ablam, gururuma dokunurdu o zamanlar bile, değilim derdim, bileğimi tutup bükerdi, ben de anneme gider o dediğinden yapardım. Ne zaman film izlemeye kalksam orta yerinde mutlaka şunu yaşardım, gözlerini kapa derdi annem de babam da ayıp sahnelerde, her türlü sese duyarlı olmuşum bu yüzden..