İlkokul bire başlamanın heyecanındayım, gecesinde muhabbet kuşum öldü. Doğdum doğalı uçuşuyor evde düşünsenize. Neyse sabah kalktık, Maviş'imin renginde önlüğümü giydim, daha doğrusu o beni giydi, benim bir tek yüzüm görünüyor, biraz da ellerim papuçlarım, anneciğimle gittik okula. Sıraya girmiş, sınıfa doğru ilerlerken yüzümü astım, gözlerim dolu dolu, birilerinin farketmesini bekliyorum. Sınıf arkadaşlarım da dahil bütün okul bilsin istiyorum üzüntümü. Ama kimse bilmedi. Sormadılar niye kederlisin bu kadar, niye yaşardı gözlerin. Herkes kendi derdindeydi. Kolay mı, evde evcilik, bahçelerde koşup oynamak varken sınıflara kapatıyorlardı insancıkları. Annelerinden ayırıyorlardı. Daha o gün anlamıştım kimseyi ilgilendirmiyordu benim kuşum, ilk hatırı sayılır kaybım. Anlamıştım ki kimsenin kuşu kimseyi ilgilendirmiyordu. Hayat buydu.
Bazen neye üzüleceğini şaşırır, hangi birine üzüleyim ki der, üzülemezsin. Bu arada kalmışlıkla size neyi nasıl açıklayabileyim de anlayabilesiniz. Yormayın o güzel kafanızı. Ben hep yalnızken buldum çözümleri. Seviniyorum ki tüm kan bağlarımdan ayrıyım. En yakınımdakiler değil ama en yakınlarımdan sebep dolardı gözlerim. Dolardı içim. Çok önemsemeli, çok çabuk affetmeli, çok sevmeliydim... Öyle gördüm açıldığı anda gözlerim. Ama şimdi seviniyorum ki ayrıyım onlardan. Kan bağı bağlanmaya fazlasıyla yetti, anlaşabilmeyeyse hiç yetmedi. Ya da ben yettiremedim. Seçemiyorsun, kapıyı çarpıp gidemiyorsun. Uzaklaşmak ufak bir kaçamak olarak kalıyor hayatının bir yerinde. O yerden geliyorsun her gidişte. Aklın erdiğinden beri öldüklerini düşünüp bin defa ölsen de, uzakken daha iyi sevebilmenin bilmem telafisi var mı, bir gün bulunur mu. Bulunsa uzağa giden beni yaklaştırır mı... İçime işlemiş anladığım dilden sevilmeme korkusunu yendirir mi. Artan sevilme isteğimi köreltebilir mi. Bu yaşa geldim hala bilmiyorum. Sevincime kapılmak istemem ama ayrıyım beni bilmediğim gibi sevmeyenden. Çok ayrıyım öylelerinden. Göstermediği değer yıllardan sonra çıkıp karşıma ağzından iki bilemedin üç kelime, nasıl görünebilir ki gözüme. Neyi getirir ki geriye. Ya da birkaç aya, haftaya, güne bilinen kıymetimin ne kıymeti kalır. O anda olmayan olanların bir olayı yok bende. Zaman zerre değişmiyor siz dönünce. Odamda, şimdiki zamandayım. Ne vicdan sahibi olun ne pişman. Olan olduktan sonra. Tek diyebileceğim bu geçmiş olanlara.
04 Kasım 2012
Bir tane hayalle yatmış, bin tane düşünceyle kalkmışken ayın kaçı olduğunu hatırlayana kadardı hayata karşı şımarıklığım. Yarın günlerden kira. Ve aynı zamanda elektrik, aidat, internet ve su... Havayı da unutmamak lazım, çektiğim her nefesin bedelini ödetirken... Havalandırılması gereken bir ev var, değiştirilmesi gereken çarşaflar, uçması gereken kokular var... Parasız aşk değil acısı bile çekilmiyor. Bkz: Hayat her zaman daha gerçektir aşktan.
02 Kasım 2012
Yolda yürürken geçen bir arabadan,
ya da geç saatse geçen birkaç adamdan,
omzumdan tutup koruyan ne adamlara şahidim ilk günden,
iki günde sakınmaktan sakınıp yolda bırakan.
Yoldan geçen herhangi bir adamdan farkı kalmayan,
ne adamlara...
Erkeklikten anlamayıp,
kadınların anlaşılmazlığına değinen adamlar tanıdım.
Öyle iyi tanıdım ki onları,
şahidim elimde kalan erkekliklerine.
Ne laflara şahidim giderken söyleyip dönerken yuttukları.
Ayrılmak için girdikleri şekilden şekile şahidim,
girip de bir daha çıkamadıkları...
31 Ekim 2012
Beş sene önceye dönüyoruz şimdi de... Aşktan ölüp aşkla doğmuştum. Çiviyle
çivi arasındaki o meseleden. Yenilenen hücrelerimle dipdiri hissediyordum.
Devamlı yemek yemeğe -devamlı körili tavuk yemeğe- gittiğim bir kafede
tanışmıştık -evet, orada çalışıyordu-. Her gittiğimde ilgilenirdi benimle,
umrumda değildi; çünkü çok aşıktım. Amma ve lakin elektrikler gelmiş benim
gözler açıldığı bir günde karnım acıkmıştı. Kafeye gidip her zamankinden
söyledim. Yanıma geldi, sohbet ettik, sonra benim yemeğim bitti, onun da işi.
'Eve gidip film izleyelim, sonra da yemek hazırlar yeriz' dedi. -O sırada iyi
yemek yapabildiğini sanıyorsam da, sonradan anladım ki tek yapabildiği körili
tavukmuş.- 'Olur' dedim... Küçük ama güzel bir evdi, Kurtuluş son duraktaydı.
Amelie’yi izledik. Daha önce izlemişsem de olsun. Sonra verdiği diğer sözü de
tutup yemek hazırladı. Abisiyle kuzenimi de çağırdık, afiyetle yedik.
O da ben de dirensek de tatlı tatlı aşık olduğumuz gerçeğine, acı gerçeği
kabullenemiyorduk. Açıklamalarına göre; aslında bendeymiş gözü, ben hiç yüz
vermediğim için de arkadaşımla yakınlaşıp bana açılacakmış, sonra ne olmuşsa
olmuş yanlış anlaşılma olmuş muş muş… Saçma olduğunu ben de biliyordum ama aşk
da saçmalıklar silsilesi değil midir, o mudur, bu mudur derken sorduğum soruyu
unuttum. Aklımı tatile gönderdim güzelce dinlensin diye, çok çalışmış,
yorulmuştu. İyi bir tatili hak ediyordu. Sanki. Üstelik sevgilisi olan
arkadaşımla o aralar yakınlaşmıştık biz de. Normalde pek hoşlanmazdı benden, o
günlerde yaz tatiliydi, görüşecek kimsesi yok diye beni arıyordu. Çok da
arkadaşım sayılmazdı. Yani en azından bu şekilde rahatlatıyordum içimi.
Sonuç olarak tutamadık kendimizi, gizli bir özneydi aşkımız. İşin kötüsü
kendimizi tutmamıza şartlar da müsaade etmiyordu. Sevgilisi olan arkadaşım
sürekli görüşmek istiyordu benimle, e tabi sevgilisini de yanında istiyordu.
Beraber gidiyorduk her yere, voltran oluşturmak imkansızken üçümüzden. Belli
etmemek için elimden geleni yapıyordum ama elleri birleştiğinde içten içe de
belli etmeden duramıyordum. Karmaşık bir durumdu. Yatıya kaldıkları bir gün
onlara salonu verip odama geçtiğimde neler hissettiğimi anlatamam. Ki o da
benim odamda olmayı yeğlerken yerde yatıp uyumakla yetinmişti. Çok karmaşıktı
çok. Tabi ben acı yemeden tatlıya geçmek istemiyordum. Gerçekler açığa çıkmadan
kesinlikle yaklaşmıyordum. Ne yapacağımızı biliyorduk ama nasıl söyleyeceğimizi
hiç bilmiyorduk. Ama şunu biliyordum ki bana düşmezdi. Ondan duyması lazımdı.
Şu an tam hatırlamıyorum ama zannedersem iki üç hafta öyle geçti. O
haftaların sonunda bütün gerçekler ortaya çıktı. Gerçek derken, aşkımızın ne
kadar gerçek olduğunu hala bile tam olarak kestirebilmiş değilim. Gerçekse de
bir aşk için bunlara değer miydi, emin değilim. Emin değildiysem de; gerçekler
ortalığa dökülmüş, geçirdiğimiz ilk gecenin baş başalığında, uyuyakalınca
yanımda, öyle de güzel uyuyordu ki, uyandırmak olmazdı, yanına yattım ve uykuya
daldım. Artık dönüşümüz yoktu. Bir aşkın daha dibini boylamadan hiçbir yere
gidemezdim.
Başlarda vicdan yapamayacak kadar mutluyduk. O bahsettiğim kafede
çalışıyordu, ben evimin dibindeki yerel bir gazetede çalışıyordum. Ama ne
çalışmak. Pek uğradığım söylenemez. Maaşım ödenmediği için gitmiyordum. Gün boyu
kafede oturuyor, sıkılınca etrafında dolanıyor, turlayıp geri dönüyordum, öğlen
arasında da birlikte dolaşıyorduk orada burada, ara ara kaytarıyordu da. Her
gece sabahlara kadar o mekan bu mekan dolaşırdık. Bizden mutlusu yoktu. Elimden
tuttuğunda Tarlabaşı İstanbul'un en nezih semti olurdu, insanları sevecen...
Evimse Harbiye'deydi, ışıksız ve aynasızdı. Karton kutuların üzerine konulmuş
cam sehpamız vardı, onun etrafına doluşurduk. Faremiz bile vardı, daha ne
olsun. Umurum değildi. Ben mutluydum gerisi teferruattı...
Büyüklerimizin dediği gibi mutsuzluk üzerine inşa ettiğimiz mutluluğumuz pek
uzun sürmedi. Tüm ağırlığıyla çökmüştü üzerimize uğursuzluk. Cicim günleri
dışında her günümüz kavga dövüştü. Hiç durmadan tartışırdık. Yaptığım her
harekete mana bulurdu. Gözümün üstündeki kaşımı alış şeklime bile karışırdı.
Ben de pek oturaklı olduğumu söyleyemem tabi o dönemde. Benim de aşağı kalır
yanım yoktu. Aşık olduğum kadar kıskançtım. Herkesten ve her şeyden
kıskanırdım. Dünyanın en yakışıklısıydı. Göz hizamdan bakan için. Ama bana
aitti.
Böyleydik böyle olmasına ama altı ay sürdüyse üç ayında benim evimde, geri
kalan üç ayında da onun evindeydik, bir gün ayrı kalmadık. Ben ulusal bir
gazetede çalışmaya başlamış, o da Fransız Sokağı’nda bir kafe işletmeye başlamıştı.
Sabah yanından kalkıp gazeteye gider, onun uyanıp kafeye geçtiği saatlerde
gazeteden çıkıp kafeye koşturur, gece birlikte kapatıp eve döner, ben uyurken o
otururdu. Kafedeyken ben kahve yapardım -en çok da latte yapmayı severdim-, o
barda durur içkileri servis ederdi. Çoğu kez erken kalktığım için uyuyakalırdım
koltuğun birinde, giderken kucaklar götürürdü.
Güzeldi güzel olmasına ama... Tek derdim hayatıma müdahale edilmemesiyken,
onun en büyük zevkiydi. Ben değişmek istemiyordum, oysa değiştirmek istiyordu.
Uzak duramıyor, uzlaşma sağlayamıyorduk. Birlikte olduğumuz her an birbirimize
girerken, neredeyse ikimizin de uyanık olduğu her saniye birlikte olmamız büyük
bir çelişkiydi. Şiddetli geçimsizlikti.
Günler böyle geçerken, son zamanlarda iyice azıtmış, ilişkimizin başlaması
konusunda bile beni suçlamaya başlamıştı. Ona göre benim yüzümden olmuştu her
şey. Kuyruğunu sallayan dişi köpek oluvermiştim bir anda. Tek başıma koymuştum
taşın altına elimi. Atalarımıza dayanarak sürüsüyle söz söyleyebilirdim konuyla
ilgili... Birimizden biri katil olmadan uzlaşmalı ya da uzaklaşmalıydık. Ben
uzlaşma yolundan gitsem de, o daha atak çıktı uzaklaşmak konusunda. Ve beklenen
an: “Bir süre görüşmeyelim”.
Kısacası açıkça söyleme gereği bile duymadı benden ayrılırken, ben de duyma
ihtiyacı duymuyordum zaten. Öylece bitmişti. Tatlı bir yanmayla başlayan, acı
acı ödediğimiz aşk müsvettesi...
Ne olduysa oldu, bana gelenler geldi, aradan üç dört hafta geçmiş, onun kötü
giden işler iyice batmış, ben gazeteden çıkarılmış, işsiz ve evsizken, -hiç
unutmuyorum- haftalardan sonra bir gün gecenin üçünde aradım evdeydi,
'geliyorum' dedim, 'gelme' dedi, 'geleceğim' dedim. -İlişkimizin mayası gereği
tersini yapacağım ya her dediğinin.- Kapıyı açtı, salonun loş ışığında televizyonun
karşısındaki koltuğa geçti, yüzüme bile bakmadan ‘Niye geldin?’ dedi, -Benim
cevap çok iyiydi- 'Canım istedi geldim’. -Ne deseydim? Özlemiş olamazdım,
mantığa aykırıydı. Sayılı güzel anımızı, anıdan sayılamayacak, tanınmayacak
hale sokmuştuk, pisletmiştik. Piç etmiştik tabiri caizse.- Gitti yattı, ben de
salonda uyudum. Ertesi gün ondan önce çıkıyordum evden, sarılmak istedim, son
kezdi, tabiki de istemedi. -Ne diyebilirdim ki ilişkimizin mayasında vardı
terslik.-
Epey zaman geçtikten sonra iki üç kez görüşmüşüzdür. Aynı inatla. Son
zamanlarda telefonda konuşuyoruz nadiren de olsa. Başka şehirde o. Düzelmiş
gibi aramız. İnadımız sökmüyor gibi birbirimize artık. Uzaktan daha iyi
anlaşıyoruz galiba. Hatta bir keresinde babamdan telefon beklerken aramıştı,
'baba' diye açmıştım telefonu, komik olmuştu. O ihtiraslı aşka ne oldu demiştim
gülerken içimden. Ne zaman eskilerden konu açılsa, çok güzel günlerdi diyoruz
sırf ilk bir ayı için. Hakikaten öyleydi ama. Ve ne zaman bizden konu açılsa
şimdiki halinle o zamanda olsaydık ilişkimiz iyi giderdi diyor. İnat etmiyorum
ya çok da tın, he deyip geçiyorum ya, değiştim sanıyor. Aslında birazcık
değiştim kabul ediyorum. Daha usturupluyum, ağzıma geleni söylemiyor, canımın
istediği gibi davranmıyorum. Çünkü artık böyleyim. Tamam kabul ediyorum
değiştim. Ama yine de onunla anlaşabilecek kadar değil. -İnadım inat.-
Bu hikayeyi de aşkla bitirirken bir anımızı paylaşmak istiyorum. İstiklal’de
yürüyoruz, kavga halindeyiz. Bir an durduk yolun ortasında, birbirimize döndük
gözümüzü kırpmadan bakıyoruz, sinirli ve aşığız, birlikte yapamıyoruz ama ne
yapacaksak birlikte yapmak istiyoruz. Kaç saniye bilmiyorum, öyle dalmışız ki
önümüzdeki iki kız kalabalığın içinde, durmadan bize çekilir misiniz yoldan
deyip duruyor, anlık bir sağırlıkla duymuyoruz, beş altı saniye geç ulaştı
sesler sanki, en sonunda kız sinirli sinirli bağırdı: “Ne duruyorsunuz yolun
ortasında be!” o an kendimize geldik. Anlamıştık ki, durum vahimdi. Bir süre
daha bu deveyi güdecektik.
29 Ekim 2012
Eski aşklardan konu açılmışken; bir dönemim de Nazan Öncel'den -Playlist- ağla erkeğim ağla, geceler kara tren, mühürledim seni kalbime şarkılarını dinleyerek geçmişti. Çok değil evde bulunduğum sürece hiç değişmedi o liste. Sırası bile şaşmadı. En güzel geçirdiğim aşk acımdı. Şimdi olsa yine çekerim. Şiddeti orta dereceydi. Canımdan öte, ev demiyorum hayat arkadaşım, vardı bir de yanımda hiç ayrılmayan... Akşam beşten on bire kadar çalışır, gece yarısı olmadan eve varır, ona kavuşur, sabaha kadar konuşur, gülerdik. Ne güzeldi be. Öyle acıya can kurban. Bir ara hatırlatın da o aşkımı da baştan sona anlatayım.
26 Ekim 2012
Kalbim dayanmadığı halde söz geçirilemeyen,
kaçıncı gecenin sabahı
En büyük kötülüğün benden gelmesi düşündürücülüğünde,
kaçıncı akılsızca davranışım
Tanışık olduğum,
memnun olmadığım el tutuşmalarının göz kaçırışları
Nasıl mutsuzum bilseniz,
ama önce nasıl da mutlu edilebilecekken,
ölümden kaçar gibi kaçan,
o nasılsa çok sürmez dediğiniz mutluluğumu görmeniz lazımdı
Nasıl mutsuzum bilseniz,
nasıl da mutlu edilebilecekken
Gecesinde sabahını görebildiğim,
gözlerim açılmadan dursa dediğim kalbimden geçenler,
duracak gibi değil
Nasıl mutsuzum bilseniz
Önce gecelerden birinde elimden tutup götürürken,
nasıl da mutlu olduğumu bilmeniz gerekir
Mutluluktan öldüğüme tanık olmanız gerekir
Ama şimdi nasıl mutsuzum bilseniz
24 Ekim 2012
Tam altı yıl önce, -zamana bak sen nasıl da geçmiş- tam tamına altı yıl önce elektrikler kesilmişti ve biz aşık olmuştuk, elektrik kesintisine ayak uydurmuş gibi aniden oluvermiştik, çok sonra kabul etse de o bunu. Neyse ilişkimizin başlamasıyla bitmesi arasında çok küçük bir zaman dilimi vardı. Ama aşkımızın başlamasıyla bitmesi epey zamanımızı aldı. En başından başlıyorum anlatmaya.
Bir gece hep gittiğim bara gittim o yine oradaydı, görmüşlüğüm vardı daha önceden, bir ara arkadaşım canımı sıktı, ağlıyordum -ah kör olmayasıca ben-. Yanımdan geçerken ağladığımı gördü, yere düşmüş melek harelerinden birini eğildi aldı, başıma koydu, 'melekler hiç ağlar mı?' dedi. -Sonraki 365 gün gözümün yaşına bakmasa da güzel bir andı. Geri kalan 6 saatinde güldürmüştü evet. Çilek alırken yanında pudra şekeri de alması çok düşünceli bir hareketti mesela. Ve kısa süren ilişkimizde yanıma her zaman çiçekle gelişi de.-
Devam ediyorum; sonra yanımdan her geçtiğinde gülümsemeye başladım, ve bir daha yanımdan geçiyordu ki elektrikler kesildi, bütün elektriği üzerimize çekmiş de olabiliriz, bizim aramızdaydı o sırada. Göz gözü görmüyordu, her yer kararmıştı ama diğer beş duyum yerindeydi, hissetmiştim öptüğü anda o büyük aşkı.
Sonra birkaç hafta süren mutluluktan ölmelerim, yerini mutsuzluktan ölmelere bıraktı, ilişkimiz devam edecekti yani birkaç farkla. Ayrılmak istediğini belli etti, ben de zorla söylettim. Ama bana göre büyük aşk ya, bilmişlik taslıyorum kendimce ya... Geç olmuştu eve bırakmak istedi. Yürüyoruz İstiklal'de, ben durmadan 'git şuradan, bırakma beni, istemiyorum' saydırıyorum, 'madem ayrılıyorsun bırakma bari'. Meydana kadar böyle gitti, meydanda iyice çileden çıktım, pata küte giriştim. O benim canımı yaktı ya, ben de onun canını yakacağım ya... İtekledim sonra döndüm gittim. Gelemedi peşimden, canı yandığından değil tabi, daha fazla rezil olmak istemedi insanlara.
Neyse ben ağladım zırladım, bir haftaya toparladım, hayatıma devam ettiğim soğuk bir kış akşamında, kestane ve çay huzurunda, tam bir ay geçmişken bir mesaj... -Yapamamış kahretsin.- Öyle yazmıyordu tabi mesajda, nasılsın iyi misin tarzında bir mesaj. Ama ben altında yatan gerçeklerle ilgiliydim o sırada. Duyduklarıma değil gördüklerime inanırım. Bazı zamanlar da gördüklerime değil kendi düşündüklerime.
Görüşmek istedi, görüştük. Bilmiyordum ki asıl eziyetin şimdi başladığını. İlişkimiz bitti, aşkımız başladı. Bir yıl boyunca her cumartesi işkence günüydü. Ama bana nedense haftanın diğer günleri işkence gibi geliyordu. Birbirimizi hiç aramazdık. Görmezdik. Es kaza ben bazı günler dayanamayıp tanıştığımız yani çalıştığı bara geçerken uğradım edasıyla giderdim. -Kalbimi yerinden fırlatıp heyecandan, çıkarken geri sektirirdim. Şaka bir yana kutuplara bırakılmış iguana gibi hiç hareket etmeden dururdum.- Ama nadirdir. Genelde her gün o sokağın önünden geçmeme rağmen geçer giderdim. -İyi dayanmışım.- Her geçtiğimde içimden neler neler geçerdi de ördek tribiyle geçiştirirdim. -Bunu da sonradan söyledi; çok düşünmüş bana niçin aşık olduğunu sonra anlamış ki, çünkü benim başka kimsede olmayan ördek tribim varmış... Neymişim ben.-
Günler günleri kovalarken adam her cumartesi şaşmadan benimle, ama neymiş ilişki istemezmiş, bende de her pazar yalvarışlar yakarışlar... Nuh diyor peygamber demiyor. Aylar böyle geçti. -Ah o zamanı durdurmak için ruhumu şeytanın ellerine bırakıp üstüne de para verebileceğim cumartesileri...- Sonra bir gün festivale gitti, o hafta görüşemeyecektik. -Ki daha önce bir cumartesi arayıp da gelmediği olmuştu, ben önce bara, orada bulamayınca evine kadar gitmiş, bulamamış deliye dönmüş insan. Sebebinin biz konuştuktan sonra kavgaya karışıp burnunun kırılmış olması olduğunu öğrendiğimde bile gelmediği gerçeğine takılmış insan ben.- Neyse festivaldeyken arayıp bir hafta daha kalacağını iletince yakın arkadaşına, ben döndü umutlarıyla görmeye gitmişken o bara, yine deliye dönmüş olacağım ki; öyle bir şey yapayım gelişi olmasın, dönüşüm olmasın ona kafasıyla, hayatımda belki de bir daha olamayacağım, hiç yalan barındıramayacak kadar gerçekten aşık olduğum adam dururken başkasıyla görüşmeye başladım. Ve gariptir ki kum tanesi kadar bile pişmanlık duymadım, ta ki festivalden dönüp bana hiç sarılmadığı kadar sarıldığı ana kadar...
Öyle bir özlemişti, öyle bir özlemişti ki ilişkiye başlatabilirdi bu onu... Her şeyi değiştirebilirdi o özlemle. Aylarca düşünü kurduğum adam haftanın her günü benim olabilirdi. Ama ben çoktan ölmüştüm. Aşk hayatı böyledir. Senin vazgeçmeye yakın olduğun hissine kapılmadan kapılarını açmaz kimse. Eğer ben kırıp dizimi bekleseydim o sarılma gerçekleşmezdi. Ama şu da var ki; eğer ben o sarılışı görmeseydim gözüm açık giderdim o aşktan. Ne olursa olsun, ne olmuşsa olsun o sarılmayı herkesten çok haketmiştim.
Kara haber tez duyulurmuş... Biz yine ilişki kuramadık. Ama görüşmeyi de kesemedik. Bir süre daha öyle gitti. İmkansızı gerçek kılmışken, onunla beni, yani bizi bile aşan, üçüncü kişilerin karıştığı, artık imkansızın ötesine geçen bu durumun gerçekleşmesini bekleyemezdim. Ayıp olurdu imkansızlığa. Dediğim gibi zaten ölmüştüm. Vazgeçmeye yakın olan kararımla aldık başımızı gittik başkasına.
Aradan geçen zaman öfkesini almış götürmüş, biz arada sırada görüşürken bana dedi ki: 'Ben sana çok aşıktım.' -Adama bak! Ben niye öldüm o zaman? Demedim tabi.- Dedim: 'Niye sadece haftanın bir günü görüşüyorduk?', dedi ki: 'Tutuyordum kendimi, ama ancak o kadar durabiliyordum, bir haftadan fazla dayanamıyordum.' -Vay be dedim içimden... Aşık olan ben değilmişim meğer... Yani elinden gelse hiç görüşmeyecek!-
Sonrasında ilişkiler başladı ilişkiler bitti, biz hala görüşürüz arada. Gerçi eskiden yanında ağzımı açmadığımdan yakınan adam şimdi de çenemin düşüklüğünden şikayetçiyse de görüşüyoruz. Hala beni kim üzse ona ağlanırım gördüğüm yerde, ondan çıkarırım hıncımı, neden ben o kadar aşıkken geri çevirdin diye. Hatta son görüştüğümüzde bana: 'Kimse beni senin gibi sevmedi.' dedi. -Beni de dedim, ama içimden... Çünkü bu kadar belli etmeden sevemez başka kimse, öldüm be ötesi var mı?-
Ve şunu da söyleyeyim bir erkekle kadın tam olarak aynı şeyi hissedemedikçe, tam tamına anlaşabilmeleri mucize olurdu. Şöyle bir örnek vereyim; benim artık ona olan duygularımın körelip hiçbir şey göremediği bir günde -ki zifiri karanlıkta bile hissedebilmişken vakti zamanında- geçirdiğimiz vakit için, 'en güzel anlarımızdı o gün' dedi, oysa benim için en kötü anlardı, yanında hiçbir duyguya yer verememek evlat acısıydı... -Erkek değil mi, anlamamış.- Bozmamak için bunu ona hiç söylemedim.
17 Ekim 2012
Annemle hislerimi paylaştım, 'paket lastiği versek ona da bağlanırsın sen' dedi, 'ama anne...' dedim, 'tamam hadi işim var' dedi. Bir anne kızının ne olamayacağını bilir. Aşık değilmişim.
03 Ekim 2012
Televizyonda adam 'ya bilmem ne ya...' derken 'kara toprağın' dedim, Anastasia o ne demek dedi, açıkladım. Sevgilisine döndü 'ya benimsin ya kara toprağın' dedi, sevgilisi de 'kara toprağın olacağım' deyince, şimdi ne yapmam gerekiyor dedi, 'öldürmen gerekiyor' dedim.
06 Eylül 2012
Bir yere gönderilmek üzere yazılmış ama hiç gönderilmemiş köşe yazısı...
Bir zamanlar yendiğim bir duyguydu, ufak farklılıklar olsa da hiç yabancı gelmiyor bu gün de...
19 Ağustos 2012
Başımdan kaynar sular döküldüğü sırada,
beynimden vurulmuşa dönerken,
saatler boyunca renk vermeme çabamın ardından gelen ruh haliyle,
verdiğim tepkiyi aşırı bulduğunu mu söylüyorsun?
Evet de de göreyim.
05 Ağustos 2012
Bazı şarkılar birini, bir şeyi ya da çoğulunu hatırlatır; bazı kişiler, olaylar ya da tekilleri bazı şarkıları. Ben mesela ne zaman onu getirsem aklıma o şarkıyı açıyorum, hoşuma gidiyor. Kötülüğü dokunmuş insanları iyi haliyle ya da kötülükleri dokunmuş bir insanı iyi halleriyle hatırlamaktan hoşlanıyorum. Önceden hissetmişcesine, ilk randevuda yaşamını sürdüremeyecek kaç aşkın acısını çıkarabilirsin? Karşılıklı oturduğunuz masada henüz içeceğinden yudum dahi almadan mutluluğun dibine vurabilirsin? O anla sınırlı kalacağını bile bile ‘ne kadar’ını düşünebilirsin her şeyin? Mesela o an ne kadar güzeldir her şey, ne kadar hoştur her bir şey... Şimdi ona dair hislendiren her şey şarkıyla gelen iyi hatırlatmalar içindir, o kadardır. Yani belki. Çok da bir şey aramamak lazımdır. Yani belki de. Yalandan da olsa, gülesi gelmiş, bir güzel gülmüştür, güzel de gülmüştür hani, güzeldir gülüşü, tek bir akşamla sınırlı da kalsa... O şarkıdaki gibidir işte.
03 Ağustos 2012
Alınan yol uzayıp da geride kalan zaman çoğaldıkça,
kendini ifade etmeyi daha iyi değil de,
kelime seçerken zamanı boşa almamayı,
bir yere varamayacağın yerde durmayı,
zamandan kar etmeyi böylelikle öğrenirsin.
05 Temmuz 2012
Gecenin bir yarısı yatmışken sabahın köründe kapının çalması, tekrar yatıp tam uykuya daldığım sırada telefon sesiyle uyandırılmış olmam, sonra kalkar kalkmaz bulaşıkları yerleştirme telaşımla tüm mutfağa saçılacak büyüklükte ve kalınlıkta tencere kapağının elimden kayıp tuzla buz olması, süpürmek isterken süpürgenin bir türlü çalışmaması, tam çalıştırmışken poşetinin dolması, onu değiştireyim derken camların yırtmış olduğu poşetin içindeki toz toprağın üstümü başıma, her bir yere uçuşması, bir yandan da tehlikeli bir durum olduğunu düşünen -sezen mi demeliydim- kedimin kırk yıllık sahibine hırlayıp oradan oraya koşuşturması, bir de onun ayağına cam batar tedirginliğim, durmadan arkadaşlarına seslenen, iki adımda bir ortalığı pisleten, balkonu milli parka çeviren martım. Lütfen güne güzel başlamaktan bahsetmeyin bana.
28 Haziran 2012
Sıradan bir günde aklının almadığı kalbinden oklar atılır, daha önce saplanmış fakat aklının yerini saptayamadığını birikim edip kendine.
Aklından atamadığını kalbinden atamama haliyle, haliyle yine içinde bir yerler vurulur, kalbin almadığı aklın atamadığını kalbinden de atamazsın öyle sıradan günlerde.
Birileri çok önceden bir iki şey yapmıştır, daha önceden yapması isteneni, çok daha öncesinde yapmamış veya yapamamıştır, o 'a' her seferinde düşer meşhur düşmesiyle, 'veya' arada kalır, kalakalır pekişmesiyle. Öyle günler vardır ki sıradanlaşan, -laşmasıyla acımasızca karda yürüyüp ayak izlerinden takip edilmek ister, istemesine.
Yüzyıllarca düşüncenin gücünü gösteren eller kısıtlamak istercesine düşünmeyi hastalık bulaştırır ağzından burnundan girip beynine, oradan psikolojine.
Olmayan moralinle üç öğün beslenir.
Asıl kurmak istediğim cümle; var gücümle bir sıradan günde, çoktan olmuş ama ol ol bitmeyen, bitittiremediğin, küfür olarak aldığın, "hay aksi" den doğan aksi insanlardan kaynaklanan aksilikler camına yapışır, silmek istersin daha da kirlenir, her yere bulaşır, hayata açılan pencerenden dışarıyı göremezsin.
Güzel günler vardır evet, elbet. Sense o günleri göremeyeceğini düşünür, düşünce suçuna bulaştırır elini yüzüne sürersin.
İşletirler bir güzel suçunu.
O güzel günlerin de o güzellikte olduğunu suçsa da düşünür, varla yok arası bir şey olursun.
Elimizde olan bir iki şeyleri değiştirmek elden gelmez, ayaktan düşer, bir yalan söyler yalanın piri olursun.
Asıl kurduğum cümle; canımı sıkmaya bayağı bir şeyin neden olamayacağını senden duyduğumda bütün hayatımın, yaşadığım her salisenin, aklımdan geçirirken üzerinden geçişlerim ve düşünürsek her seferinde üzerimden geçişlerinin çöpe atılışına seyirci kalmış olursun.
Devam etmek gerekirse; medeni durumum kadar kesin ve net kimliğimde yazmaz ruhani durumumun, alkışlarla yaşayabileceğini zannetmen, demin de dediğim gibi seyirci kalman, benden duymuş olma ama böyle yaparak bütün sırayı bozmuş olursun.
Sırayı bozmayan bir günde kulaklarıma işleyen tek bir öflemeyle, beni hiçe saymış olursun.
13 Mayıs 2012
cervantes'in ünlü romanı don kisot'ta, kendisine aşık olan çobanın intihar etmesi üzerine suçlanan köylü güzelidir. marcela'dan güzelligin muthiş savunması;
''ey ambrosio, söyledigin şeylerden hiçbiri için gelmedim.kendimi savunmaya geldim; çektikleri acılar ve grisostomo'nun ölümü yüzünden beni suçlayan herkesin, ne kadar mantıksız davrandıgını anlatmaya geldim.burada olan herkese yalvarıyorum, dikkatle dinleyin beni; zaten aklı başında kimseleri dogru bir seye inandırmak için ne fazla zaman gerekecek, ne de fazla söz.
söylediginize göre, tanrı beni güzel yaratmış, öyle yaratmış ki, güzelligimden etkileniyor, elinizde olmadan beni seviyorsunuz.bana gösterdiginiz sevgiye karşılık olarak da diyorsunuz ki, hatta istiyorsunuz ki, ben de sizi sevmek zorunda olayım.tanrı'nın bana verdigi anlayış gücüyle, güzel olan her şeyin sevilebilecegini biliyorum; ama güzel oldugu için sevilenin, kendisini seveni, sevildigi için sevmek zorunda olmasını anlayamıyorum..üstelik güzeli seven çirkin de olabilir, çirkin olan da sevilmemeye layık olduguna göre, 'guzel oldugun için seni seviyorum, çirkin oldugum halde senin de beni sevmen lazım.' demesi, çok saçma olur.ama güzellikler eşit olsa bile, sırf bu yuzden isteklerin de eşit olması gerekmez; her güzellik aşık etmez ; bazılarına bakmaktan hoşlanılır ama istek uyandırmazlar; her güzellik aşık etse, istek uyandırsa, kalpler karmakarışık olur, yolunu şaşırır, nerede duracaklarını bilemezlerdi: çünkü sayısız güzel insan oldugundan, istekler de sayısız olurdu.oysa derler ki, gerçek aşk bölünmez, kendiliginden olur, zorla olmaz.madem öyle, ki ben böyle oldugunu düşünüyorum, niye benim, sırf sevdiginizi söylüyorsunuz diye, zorla sevmemi istiyorsunuz?
söyleyin, tanrı beni güzel degil de çirkin yaratmış olsaydı, beni sevmiyorsunuz diye size sitem etmeye hakkım olur muydu?üstelik şunu da düşünmeniz gerekir ki, sahip oldugum güzelligi ben seçmedim; onu bana oldugu gibi tanrı bahşetti, ben istemedim, ben seçmedim.tıpkı yılan, onunla öldürse bile, tabiat vermiş oldugu için, sahip oldugu zehir yüzünden suclanamayacagı gibi, ben de güzel oldugum için azarlanmayı hak etmiyorum.seref ve meziyetler, ruhun süsüdürler, onlar olmazsa, beden güzel olsa bile, güzel görünmemesi gerekir.dürüstlük, bedeni ve ruhu en çok süsleyen, güzelleştiren meziyetlerden biriyse, güzel oldugu için sevilen kişi, sırf kendi zevki ugruna bu meziyetini kaybettirmeye ugraşan kişinin istegine boyun egerek, niçin bu meziyetini kaybetsin?
ben hür doğdum ve hür yaşayabilmek için, kırların ıssızlıgını seçtim.görünüşümle aşık ettiklerimi, sözlerimle yanılgıdan kurtardım.isteği besleyen eğer umutsa, ben ne grisostomo'ya, ne başkasına umut verdigime göre, onlardan herhangi birini, benim salimligim degil, kendi ısrarı öldürdü denebilir..
ben ona umut vermiş olsam, riyakarlık etmiş olurdum; memnun etmiş olsam, iyi niyetime ve kararlarıma aykırı davranmış olurdum.o, uyarıldıgı halde ısrar etti, kendisinden nefret edilmedigi halde umutsuzluga kapıldı.şimdi onun ıstırabının suçunu bana yüklemek doğru olur mu?
aldatılmış olan yakınsın; verilen umutların, vaatlerin boş çıktıgını gören, umutsuzluga kapılsın; kışkırttıgım biri varsa, söylesin; kabul ettigim biri varsa övünsün; ama söz vermedigim, aldatmadıgım, kışkırtmadıgım, kabul etmedigim kimseye karşı zalimlikle, katillikle suçlamayın beni.tanrı bugune dek benim alınyazımda sevmemi istemedi; seçerek sevmemi düşünmek ise söz konusu degil.bundan böyle şunu bilin ki; biri benim için ölecek olursa, kıskançlıktan ya da bahtsızlıktan ölmüş olmayacak; çunku kimseyi sevmeyen, kimseyi kıskandıramaz; yanılgıdan kurtarmak aşagılamak degildir.
benim, bildiginiz gibi kendi servetim var.başkalarının servetinde gözüm yok; hürriyete düşkün bir mizacım var, baskıdan hoşlanmıyorum; ne kimseyi seviyorum, ne de kimseden nefret ediyorum.şunu aldatıp, bunu kışkırtmıyorum; şununla alay edip bununla eglenmiyorum.benim istediklerim bu dağlarla sınırlı..bu sınırı sadece, gökyüzünün güzelligini seyretmek için aşıyorlar, ki bu da, ruhun ilk barınagına dogru adım atmasıdır..''
Makyajımı çıkarmadan yattığım gecelersin
Nerelere getirir neler götürürse hayat,
ister teker teker ister hep birden gelirse gelse de hayat...
Değerini daha iyi anlarım mutlu sonsuzlarında
Bazı hayaller gerçekleşmese de olur
Benim nazarım değmez kendini bilmezliğinde,
bir arkadaştadır bazen en akıl almaz akıl vermeler
İlk demem ama en şiddetli aşkın kamera arkasıdır en gülünç anlar
Şiddeti atlatılmış aşkın hemen arkasıdır,
kralı gelse bir daha öyle aşık olamayışımız
Konuşursam batarım korkusuyla sustuğumuzdadır bizi bir çırpıda,
bir kaşık suda boğan
Göz kapaklarıma beynimin hükmedemediği gecelersin
Kimlerden alır kimlere bırakırsa hayat,
ister sopayla ister çiçeklerle gelirse gelse de hayat...
Değerini bilirim mutsuz sonlarında
Bazı gerçekler hayalleşse de olur
Benden sır çıkmaz çıt çıkmazlığında,
bir dosttadır bazen de mantık dışı içtensizlikler
Son demem ama en aklı başında sevginin,
kamera karşısında rahat tavırlarıdır ekranlara bağlayan
Aklını kullanmış sevginin gözü arkada kalmamasıdır has be haslaşması
Konuşsam da batmamasıdır aslının fotokopisi
Tercih edildiğim uykuya dalışını göz kırpmadan izlediğim gecelersin
Hayat bu, gün gelir sabahlarız çıkar gidersin gecelerimden,
ister hakkım olanı verir ister dır dır olarak alır,
alır gidersin başını...
Beni bağlamaz bu sonlar
Bata çıka öğrenmişim ben konuşmayı
20 Mart 2012
Doğuştan menopozlu aşklarım,
kıvranan zekam,
geriye doğru ileriye yanlış sayım,
benzetmelerin arasında sıkışmış kendim.
Kapaksız giysi dolaplarına rağmen toplu durmayı başaran odam,
başkalarının her gün topladığım dağınıklığıyla evim,
falanım filanım.
Medeni cesaretimi gölgeleyen deli cesaretimle olmadık işlerin baş kahramanıyım,
işlerse kesat.
Ya en açık ya en koyu renkleri tercih edinmiş hal ve tavırlarım hiç uyumlu değil benimle.
Gitmekten söz açılmışken biri kal otur biraz der gibi bakıyor.
Ben yanından hiç ayrılmamaktan söz ederken o gitmekten bahsediyor.
Ters düz edilmiş aşk çıkarımlarım çıkaramadı beni bu işsizlikten.
Neyi istediğimi istemediğim kadar biliyorum,
o yüzden ne zaman istediğim olsa,
çelişen başka isteğimle,
bunu kabul edemem cevaplı hediyeler gibi ortada kalıyor ne istediğim.
Hep daha fazlasını istemek değil de,
isteklerinin her birini aynı anda istemek.
Nasılsın sorusuna verilecek en güzel cevap da bu sanırım.
Gece yatmadan önce okunmuş dualar kadar sabaha,
aydınlığa dönük,
onlar kadar umut içeriyor bundan sonraki hayatım.
Bundan sonrayla başlayan o kadar çok cümlem,
o kadar çok açıdan ki bakışım, şaşıyorum.
Ben doğruyu buluyorum sen beni bulmuş oluyorsun ya da tam tersi.
Azıyla çoğuyla eşitlenmekmiş asıl aşk.
Devin yeri geldiğinde eğilebilmesi,
cüceninse çok yükseğe zıplayabilmesiymiş.
Yerinde konuşmakmış aşk.
Yerli yersiz susmamakmış.
Fazla anlam yüklemeden sadece yüklenmekmiş.
Tatlı bir yanmaymış dokunuşu ama kesinlikle acıtacak kadar değilmiş.
Miş... miş...
Hayatın karşına kimi çıkaracağı belli olmaz, karşına çıkarttığı insanınsa sana ne katacağı hiç belli olmaz.
Eğlencenin dibine vurmuş birinin hayatına renk katabileceği gibi, dinsiz imansız biri de dine döndürebilir seni, inancını güçlendirebilir. Bu hiç belli olmaz. Hayatına girip çıkmadan anlayamazsın bunu. Getirdiklerini de sendekileri de alıp gidenler de vardır ama sende olmayan bir şeyi sana bırakmaz hiçbir zaman, içinde olmayan bir şeyi hissedemezsin bir anda. Umutsuzluk da içinde, yalnızlık duygusu da. Hayatta hiçbir zaman kötü arkadaşlar yok, evet kötü alışkanlıkları var bu doğru ama yapmayı hiç istemediğin bir şeyi yine de yapıyorsan eğer, sen de istemişsindir. Kimse zorla dayatmamışsa. Kendi iradense. Yani eğer diyorsan ki öyle şeyler yaşadım ki, katılaştım; en büyük yalandır. Senin içinde katı bir insan zaten vardır ve ağır basmıştır.
17 Mart 2012
Kolayca isterken her biri-leri-ni
Toz olmuş adamların,
pembeliğiyle aşklarımın,
bir güzel alırlardı karşılığını sevseler
Ama sevmediler
Zar zor istetirken kendime
Beyaza ak ala kırmızı şimdi,
neyse o,
neyse onu görürken karşılığında,
dahasına bakmıyor bu kadar yaştan,
bu yaştan sonra gözlerim
Kimse kusura bakmasın
Ben önüme bakarım,
at gözlüğümü çekip
Korkutamaz ki vızır vızır kaybetmeler
Biri bir şey diyecek olursa,
o zaman çocuktum şimdi büyüdüm
Her hissettiğimin aşka dönüşmeyeceğini ve,
başkalaşan duygulara boyun eğileceğini bilecek kadar
Ya peki kelebeğe dönüşemeyen tırtılın umuduna ne demelidir?
Kozasını görür denir ki olsun,
el emeğidir
Kimseler sormasın
Kancadan çıkarılıp kovaya atılmış balığın,
yüzüşündedir bildiklerim,
Kimseyi kurtarmaz,
denizler bilemedikten sonra
Yiyene afiyet,
benden geçmiş olur
17 Şubat 2012
Yılın son kış günlerinde evimde bulduğum huzur ve kendimde bir bulup bir kaybettiğim güçle baştan alıyorum hayatımı. Yapamadıklarımı bir kenara bıraktım, şimdiden sonra yapmak istediklerimi aldım elime sıkıca tutuyorum. Ve geçen zaman içinde, biri benden kendimi anlatan bir cümle istediğinde verecek bir cevabım var: "Çabuk unutuyorum."
Unutmak... Sanki tüm mesele buymuş gibi önem görüyor. Her şeyi unutan biri olarak söylüyorum hiçbir şeye çözüm değil unutmak. Yaranı sarmıyor, iyileştirmiyor. Ve hatta daha kötüsü içinde kötü bir his var ve sen nedenini bilmiyorsun; çünkü çoktan unutmuşsun. Anlamsız bir üzüntü var içinde. Anlamını bilmediğin, tarif edemediğin bu belirsizlikle iyi hissetmeye çalışıyorsun, bundan kötüsü olabilir mi?
Bakınca her yer temiz ama hiç bitmeyen bir süpürge sesiyle yaşamaya devam ediyorum. Hani pis olsa hiç değilse etraf temizleniyor diye katlanılabilir bir ses olabilirdi ama olamıyor.
İçimden sesler korosu; git diyorlar, gel diyorlar. Bir gidip bir geliyorlar. Gel zaman git zaman. Zaman zaman. Bişeyler bişeyler. Bana güç kablosu lazım repliğiyle sesleniyorum hayata öyle zamanlarda. Sonra da hayat hiç gelmeyen, o sonsuz son sözünü söylemiş oluyor. Çocuk gibi son vurup kaçan hep o olmak istiyor. Falan filan. Baştan uyardım ama içimden sesler korosu diye. Neyse işte zaman öyle kötü ki sana taş atana kırk fırın ekmek atsan ziyanı var. Kötü zamanlama diye bir şey yok, zaman kötü. Tuvaletten çıkan kızın diğer kıza gülümsemesi gibi istemsiz aşklar sanki aşk tozunun gerçekliğine inandırılıp daha da yalana bulaşıyorlar.
Ola ki günün birinde beni o zamanki bana benzetirseniz diye cevap veriyorum: "İnsanlar çift yaratılmış derler."
26 Ocak 2012
Ne zaman isteğimin önüne zamanı oturtsalar bir korku sarıyor ki beni sormayın, ben yine de söyleyeceğim ama: Beklemek hiç bana göre değil. Depremler olacak, seller basacak, kıyametler kopacak gibi geliyor o gün gelene kadar.
Ne zaman istemediğim önüme çıksa bir koku salıyor ki sormayın, söylemeye gerek yok. Bu arada zamanın çok çabuk geçtiğini farkettiğimden beri zamanla geçecek şeyler için çok fazla kafa yormuyorum demiştim ya, yalandı. Sorsan bir sürü sebep gösteririm, geçerli bir sebebin var mı elinde dersen ellerimi arkama saklar hangisi derim. Ben de bilmiyorum ki. Genelde sınırda kalıp geçemediğinden sebeplerim. Ama inanıyorum, eninde sonunda biri de beni anlayacak ve/veya isterim ki sen anla.
18 Ocak 2012
Gözü kapalı atlarken teklifinize paraşütün açılmama ihtimalini öyle bir es geçmişim ki rüzgar hatırlatmasa hiç hatırlamayacaktım çakılırken yere. Bu bir işaret olmalıyla başlayan her sözün hakkını veriyor şimdi haksızlığınız. İşaretleri takip ediyor olsaydım sanmıyorum bugünden daha ileride olacağımı; çünkü bilirsiniz zaman sabittir ilerlemek konusunda.
17 Ocak 2012
Ağza alınmayacak küfürler sarf ediyoruz. Bir ondan bir bundan laf yiyor, derinliklerimize iniyoruz. Hayatta indiriyor bir yumruk yetmezmiş gibi. Çaydanlıkta su var herkese yetecek kadar fakat yalnız demini içinler de var hayatta. Bu yüzden kimine az kimine çok kimine hiç düşüyor. Saklambaç oynamayı huy haline getirmiş yüzlerimiz gün yüzü göstermiyor. Çocuklukta edinilmiş, aileden gelen dayak usulü. Çocukluktan kalma bu izler. Ağzı laf yapanı başa geçiren de bizler değil miyiz. Sonra lafta kalıyor tüm vaatler. Olsun o kadar. Nasıl olsa dili pabuç kadar. Biz de dilimizi ısıralım hala durumlar iyiye gidiyormuş gibi. Üstelik hepsi de göbekli, hepsinin maşallahı var. İşte belli ediyor kendini yiyenle yemeyen. Başımızın eti de mezelik onlara rakı eşliğinde. Sorunlarımıza çarenin yine bizden birinin getireceğine inanır, biri çıkıp sizdenim demeye görsün tav oluruz hemen. Ama atladığımız bir şey var, halkın içinden çıkanı başa getirsek ne olur, çıkmış bir kere halkın içinden, karışır mı bir daha aralarına. Boş vaatler bunlar boş. Kendi ellerimizle doldurmaya çalışıyoruz dolu olanı seçmek yerine. Haksız da sayılmayız hani, dolu olan da dolduruşa geliyor iki çift söze. Ciğeri üç kuruş etmeyene köfteleri yedirdikçe daha çok çekeriz bu sıkıntıları. Beklerken beklerken ecel gelir, hatta ecelden önce yolsuzluktan doğan bir ölüm çıkagelir. Yoksa hala sandığa sadece oyunu mu attığını sanıyorsun. Kendini, benliğini, her şeyini oyunu kullandığının ellerine bırakıyorsun haberin yok. Durum böyle olunca da milletimizi ellerine bıraktıklarımızın elinde kalıyoruz hiç şüphesiz.
16 Ocak 2012
Tarih gecenin kaçı ben burada durmuş daha yeni başlıyorum yıla. Kusura bakmayın ancak hazmedebildim. Geri kalan yılın yalanları öyle boldu ki bittiğine inanamadım. Kusur aramayın hepsini örtbas ettim. Jet hızıyla geçip giderken yetişemediğim bir tek hızınız olmasa da tek tek geçtim üzerlerinden. Kusur kalmayın sizi de affettim. Dudaklarınızdan ses vermeden dökülenler yüzünden belki de sökmüşümdür okumayı. Renk vermeden okumak içindir dudaklarınızı belli mi olur. Kokmasın diye tuzlayıp kurumaya bıraktığım iki ölü denizatının karıştığı kayıplardayım rüzgarla uçup. Çocukluğuma damgasını vuran her olayda olay yaratırım hayatıma bugünlere bağlayıp. Sizi sevdiğime tahmin yürütürken daha önceki her yanılgıya, her cayışa, her unutuşa beyaz bayrak çıkarır kalp yetmezliğim. Sonradan görmedir gerçeklerim. Sayılar paraya dönüşecekse ayrı yazılır, bağlaçlar ise ayrı yazıldığında anlam bozuluyorsa bitişik; konumuzla ilgisi yok ama beynim yıkansa çıkmayacak lekelerdir bildiklerim. İlle de bir yere bağlamak gerekirse hiç iz bırakmıyor bende hislerim. Diyelim ki beni aldattınız, ruhum duymasa da hissederim. İçim geçerken ağırdan alıyorum lafınızı. Netliğini elinden tutup dolaştırıyorum bulandıkça sahibi olamadığım fikirlerim. Bin kere de geçseniz içimden, gelseniz de, kaçıp gitseniz de içimden; sizi suçlamıyorum. Birbirimize giriyoruz ben, ben ve ben böyle zamanlarda. Sizi kesinlikle suçlamıyorum. Ne olmuş buysanız ve ne olmuş bula bula sizi bulduysam. Bilmem belki hiç kaybetmemişsem. Ne olmuş ve ne olamamışsa bana bırakın gidin siz. Bana batan rahatınız siz gidene kadar. Gitseniz rahatlayacağım. Ağlamaklı sözlerim uçarsa diye bu yazı. Aslında hiç gidin istemem ama ben de böyleyim işte, siz değilim ki gittiğinizi görmeden rahatıma bakayım. Sırası hiç bozulmayan giysi dolabım gibi şaşmaz benim gidişatım, sizlerin gidişatı desek daha yerinde olur her ne kadar yerinizde durmasanız da. Gitmeyi konu edinmişim ben. İşlemişim bir güzel. Şimdi siz diyeceksiniz ki beni sevmediğinizi belli edecek bir şey. Şimdi siz diyeceksiniz ki benimle ilgilenmediğinizi gösterecek bir şey. Şimdi siz diyeceksiniz ki beni istemediğinizi kanıtlayacak bir şey. Şimdi siz hep benim aleyhime konuşacaksınız. Bende bu böyle. Ve ben böyle oldukça hep başıma getireceğim şimdiki zamanlarımı. En iyisi mi şimdiden gidin siz ben kapıyı açık unutmadan.
Eski bir dosta yazılmış eski bir not:
Öyle ağdalı sözler etmeyeceğim. Çok önemlisin benim için. Kısa ve net. Şu an yaşadığın hayat çok acı çektirdi bana vakti zamanında. Canım çekmiyor o yüzden de. Ama sen yaşa. Ben katılamazsam kızma bana. Ne yadırgar ne dışlarım. Ne de önüne çıkarım. Ama şunu bilirim ki yaşarken seni mutlu eden o kısa anlar sonrasında yumruk gibi çıkıyorsa karşına, her defasında daha sert bir mutsuzluk kalıyorsa eline emin ol yolun sonunda o güzel ama çabuk biten şey yanına yakışmayacak derecede şiddetli bir mutluluk bekliyor olacak seni. Bir kmde bir bin artan. Ne zaman deme. Hak etmekten geçiyor bu yol.
Önce kusurlarını bul.