Pek şaşaalı aklından geçenler. Pek şatafatlı. Süslenmekten dilinden düşemedi gitti kokoş sözlerin. Şimdi senden tek bir söz bekleyip geri çekiliyorum. Ama senin bana ayıracak vaktin ne yazık ki çok ileri bir tarihe atılmış. Randevu defterinin yırtık bir sayfasından ileri gidemediği gibi hayatındaki yerim. Belki tekrar çiğnenir düşüncesiyle tabağın kenarına yapıştırılmış sakız gibi uzatmalarımız, çok uzattığın mevzular gibi dilimize yapışmışlığı... Aklının en cafcafsız yerinden, sana göre yerli yersiz konuşmalarımın olduğu kısımla bavulumu tıka basa doldurup, kapıyı göstermene hiç gerek kalmadan bulur gibi yolumu, bir kere daha kapıya kadar geçirmene fırsat vermeden kaybeder gibi kendimi...
25 Haziran 2009
Sorguya çekilmemiş düşüncelerimden arta kalan kararlarımda senin payın yok. Belki bugün aynı masaya yatırıyoruz açabildiğimiz kadar konuyu ama bu ne dünü ayağına kadar getirebilir ne de yarın garanti kapsamında. Ne zamanı geri getirecek bilmek istemendeki inatçılığın ne de bizi geleceğe kucağında taşıyacak. Bildiğini sandığın tüm erkek tarihi daha bir anlaşılır kadın gözüyle göz göre göre bakılınca... Bildiğin gibi değil.
Sen bizzat katılırken muhabbetlere, ben kulak misafiri ola ola ezbere biliyorum erkekliği. Misafirliğin daha makbul olan kısalığında kendimi koruyabilecek, bozulmadan muhafaza edebilecek kadar iyi biliyorum hem de.
Bir anı bir anını tutmayan bu his illetinin hangi kısmıyla ilgilenirdin, sana dönük ya da boynu bükük? Yanıp tutuşurken bir de bakıyorsun kül olmuş. Peki değişen ne üzerine atılan her ateşle alevlenecekse yeniden gelmiş geçmiş demeden? Şimdi sana söylüyorum ki şaşırma, akan yaşları silerken ağlama nedenini de silmiş oluyorsan yanlışlıkla, hiç boşuna bakakalma. Kulak astığın söz öbekleri öbek öbek toplanmış, savaş açmış, sevgini yok etmeye çalışırken uzaklaşan gözlerinin peşindeyim. Canını değil bizi kurtarmaya çalışıyor cesaretim. Kulağına gelen kayda değmeyen bir sözle yerlerde sürünen cesaretine karşın. Nedense gözüme çarpmadı çaban. Aşk bu değil.
Tekrar tekrar gözünden düşürüyorsa tekrarladığım patavatsızlığım, bir zahmet gözünü kapat da düşmeyeyim o zaman.
24 Haziran 2009
Sana nasıl anlatılır ki. Bir bir. Bu ufacık şeyler. Bugünden pay biç. Bi de yaşadıklarımı kat onlara. Birkaç şey var takıldığım. Her anını isteyen, ne kadar sevse belli etmeyen. O kadar aç ki doymak bilmiyor. Merak edilmek istiyor. Ama bir yanı var ki, senin sevmediğin yanı, kendi haline bırakılmak istiyor. Hiçbir şeyden memnun olmuyor. Yarım saatlik yol gidiyorsa sekiz saatlik yol gitmek istiyor, sonra birden ağlamaya başlıyor, dönelim diyor. Uzaklaşamıyor da diğer yanından. En tepedeki ayakkabı için bütün ayakkabıların üstüne çıkıp alıyor onu, sonra da bu herkeste var deyip beğenmiyor, öbür ayakkabıları niye ezdim diye ağlıyor. Ben kıskanmam diyor, kıskançlıktan geberse de söyleyemiyor...
23 Haziran 2009
Hazmedemediğin, işin kötüsü de hiçbir zaman hazmedemeyeceğin o kadar çok şey var ki, bu her halinden belli. Diyelim ki bir şeyi çok istiyorsun, seni zorluyor veya kolayca elde ediyorsun, işte o şeyi elde etsen, artık senin olduğunu bilsen bile bir türlü hazmedemediğin için istediğin gibi olmuyor hiçbir şey. Devamlı bir hazımsızlık çektiğin.
Yormadan, sormadan, çok da kişiselleştirmeden başlamak gerekli işe önce, üzerinde çok düşünmeden, pek bir hissiz pek bir katıksız, acımasız başlamalı her şeye...
Bir gerekçe göstermeyerek salına salına yerleşmiş oluyorsun şehrime. Ne çabalarla yer etmiştim halbuki ben. Hazıra konarken bile suskunsun. Rahata ererken bile mutsuz. Ses etmiyorum. Sessizce söylüyorum diyeceklerimi anlayışsızlığa mehal vermeden.
Tadı kaçmış yalnızlıkların en ıssız yerinden yakalamıştım kolunu. Geçmişinde upuzun bir bağ bırakmadan önce uzanamamışsam da... Nerede kalmıştıklarla geçirdiğimiz günlerin haddini hesabını ancak zaman gösterebilirdi. Düşmeden hemen önce yakalamıştım kolundan. Yukarı cekmiş miydin yoksa ben mi çıkmıştım yukarı, inan hiç önemi yok. Çekildiğim kenarlar daha bir ıssız gelecekti artık, daha bir sensiz. Alışkanlıktan, bir eşimi daha bulduğumdan. Bunu bilerek, kabul ederek razı gelmeliydim sana. En ufak bir yalnızlık eskisinden çok daha ağır gelecekti. Bunu bastırabilecek bir cevap bulundurmalıydım yanımda yanına gelirken, bir kıvama gelene kadar yoğurulabileceğim.
Otobüs kamyon tren kısacası korna sesi var kulağımda çocukluğumdaki bir oyunu anımsatırken ne kadar da büyüdüğümü anlatan. Yine de ses etmiyorum. Bazı günler var özlediğim, bazı evler, bazı yerler, bazı bazı da tanışmalar... Ve tabi özlemekle hatırlamak bile istememek arasında kaldığım durumlar. Yok ses etmiyorum. Biliyorum ki sesimi çıkarırsam kaybedecek bir seyim var. Sesimi çıkarırsam kaybedecek çok şeyim var. Sesimi çıkardığım anda yitip giderken arkasından bakarken bulmak istemediğim kendimi.
20 Haziran 2009
Poşet çay yüzeyselliğinde konuşmalar yaparken kimi zaman da demlenmeden doldurmaya çalışıyor boş vakitlerini eşsiz sadakatin, çürümeye yüz tutmuş yüzünün aldığı şekilsizlikte. İçimden ona kadar sayıyorum ve en ılımlı en sakin tavırlarımın sergilendiği tezgahlarda satılıyor sabrım. Saate dakika başı bakmayı huy edinmiş ama aynı zamanda canı da çıkmış bir çift gözüz seninle. Bir anlık duygu, anlık bir geçmemiş vakitten çok, hayat boyu sürecek geçimsizlik bizimkisi. Sıkıldığımız bir yer adı ya da başımızdan geçen konuşmalar yok, başlı başına hayattan sıkılan tek bir bedeniz. Saate bakmakla geçen hayatı konu alan hiçbir film ya da kitap uyarlayamaz bu uygunsuz tavırları. Sereserpe sergilesek de satmayan ucuzluğumuzla...
15 Haziran 2009
Ne biliyorsun sinirimin geçtiğini?
Ara ara hatırlatıyor olamaz mı kendini elini kolunu uzatıp
Nereden biliyorsun ki yatıştığımı?
Nereden çıkardığın gibi mesafe faktörünü...
Bir tarafından uydurmadığın ne malum?
13 Haziran 2009
Cani yürekten istemedim hiçbir şeyi. İstedim, olmadı başka... Olsun da, ne olursa olsundu. Hala bilmem çayı kaç şekerli içtiğimi, ister ince belli, ister kupa, aynı şekeri attım hep. Sevmiyorum bilir herkes oysa çoğu zaman üşendiğimden tuz dökmedim yemeğe ya da öyle de yiyebildiğimden. Dilimden düşüremediğim hiç olmadı hayatta. Çok gitmek istemelerimi gidemediğim anda hazmettim içimde tek bir kıvılcım yanmamışcasına. Sonra aşklarım... Tek bir kıpırtı kalmadı içimde daha giden köşeyi dönmeden.
Belki öyle de sevebildiğimden...
Belki de hiç gerçekleşmediğinden bende aşk.
04 Haziran 2009
Beni ağırlaştıran, hiç alışık olmadığım sürekli mutluluğun halsizliğiyle, sokak kadar sınırlı olmasa da, uzun yolların çıkmazında bir yön vermeye çalıştığım beklentilerim ve hep hiç beklemediğim anda geldin diyen diller, eskilerden kalma. Diller diye hitap etmek istiyorum onlara. Hatta ve hatta ben sustum onlar konuştu demek istiyorum, ben baktım onlar kafalarını çevirdi, ben gördüm onlar kördü de diyebilirim. Kime sorsam geçici duyma bozukluğuydu ama hep çınlattılar hep çınlattılar. Hiç beklenmediği anları mı kollar insan? Hep hiç olmayacak zamanı mı bulur? Mutluluğu yakalamak öyle basitti ki mutlu kalmak için hiç uğraşmadım belki de. Nasılsa koşar adımlarla gidilebilirdi mutluluğun başkasına. Aceledendi kaçırdıklarım ve aceleyle görmeyi unuttuklarım. O kadar hapşurdum o kadar çok durdu kalbim o kadar çok yaşadım ki ne öyle ne böyle, hiçbir yola gelemiyorum şimdi.