31 Ekim 2012


Beş sene önceye dönüyoruz şimdi de... Aşktan ölüp aşkla doğmuştum. Çiviyle çivi arasındaki o meseleden. Yenilenen hücrelerimle dipdiri hissediyordum.

Devamlı yemek yemeğe -devamlı körili tavuk yemeğe- gittiğim bir kafede tanışmıştık -evet, orada çalışıyordu-. Her gittiğimde ilgilenirdi benimle, umrumda değildi; çünkü çok aşıktım. Amma ve lakin elektrikler gelmiş benim gözler açıldığı bir günde karnım acıkmıştı. Kafeye gidip her zamankinden söyledim. Yanıma geldi, sohbet ettik, sonra benim yemeğim bitti, onun da işi. 'Eve gidip film izleyelim, sonra da yemek hazırlar yeriz' dedi. -O sırada iyi yemek yapabildiğini sanıyorsam da, sonradan anladım ki tek yapabildiği körili tavukmuş.- 'Olur' dedim... Küçük ama güzel bir evdi, Kurtuluş son duraktaydı. Amelie’yi izledik. Daha önce izlemişsem de olsun. Sonra verdiği diğer sözü de tutup yemek hazırladı. Abisiyle kuzenimi de çağırdık, afiyetle yedik.

Film bitip de yemek yapmaya başlamadan hemen önce, geçirdiğimiz baş başa vakitte, dilimin çözülüp de aklıma geleni söyleyebildiğim ilk erkekti. -Nereden bilebilirdim sonraları bu yeni yeni beliren huyumun hayatımı kabusa çevireceğini.- Tuhaf bir şekilde rahattım yanında. Nefesimi tutup içimden ona kadar sayarsam geçeceğe benzemiyordu hissettiklerim. Hıçkırık değildi ya… Aşkın ta kendisiydi. Bir şeyi unutuyordum... Acı gerçeğimiz vardı bir de; arkadaşımla sevgiliydi.

O da ben de dirensek de tatlı tatlı aşık olduğumuz gerçeğine, acı gerçeği kabullenemiyorduk. Açıklamalarına göre; aslında bendeymiş gözü, ben hiç yüz vermediğim için de arkadaşımla yakınlaşıp bana açılacakmış, sonra ne olmuşsa olmuş yanlış anlaşılma olmuş muş muş… Saçma olduğunu ben de biliyordum ama aşk da saçmalıklar silsilesi değil midir, o mudur, bu mudur derken sorduğum soruyu unuttum. Aklımı tatile gönderdim güzelce dinlensin diye, çok çalışmış, yorulmuştu. İyi bir tatili hak ediyordu. Sanki. Üstelik sevgilisi olan arkadaşımla o aralar yakınlaşmıştık biz de. Normalde pek hoşlanmazdı benden, o günlerde yaz tatiliydi, görüşecek kimsesi yok diye beni arıyordu. Çok da arkadaşım sayılmazdı. Yani en azından bu şekilde rahatlatıyordum içimi.

Sonuç olarak tutamadık kendimizi, gizli bir özneydi aşkımız. İşin kötüsü kendimizi tutmamıza şartlar da müsaade etmiyordu. Sevgilisi olan arkadaşım sürekli görüşmek istiyordu benimle, e tabi sevgilisini de yanında istiyordu. Beraber gidiyorduk her yere, voltran oluşturmak imkansızken üçümüzden. Belli etmemek için elimden geleni yapıyordum ama elleri birleştiğinde içten içe de belli etmeden duramıyordum. Karmaşık bir durumdu. Yatıya kaldıkları bir gün onlara salonu verip odama geçtiğimde neler hissettiğimi anlatamam. Ki o da benim odamda olmayı yeğlerken yerde yatıp uyumakla yetinmişti. Çok karmaşıktı çok. Tabi ben acı yemeden tatlıya geçmek istemiyordum. Gerçekler açığa çıkmadan kesinlikle yaklaşmıyordum. Ne yapacağımızı biliyorduk ama nasıl söyleyeceğimizi hiç bilmiyorduk. Ama şunu biliyordum ki bana düşmezdi. Ondan duyması lazımdı.

Şu an tam hatırlamıyorum ama zannedersem iki üç hafta öyle geçti. O haftaların sonunda bütün gerçekler ortaya çıktı. Gerçek derken, aşkımızın ne kadar gerçek olduğunu hala bile tam olarak kestirebilmiş değilim. Gerçekse de bir aşk için bunlara değer miydi, emin değilim. Emin değildiysem de; gerçekler ortalığa dökülmüş, geçirdiğimiz ilk gecenin baş başalığında, uyuyakalınca yanımda, öyle de güzel uyuyordu ki, uyandırmak olmazdı, yanına yattım ve uykuya daldım. Artık dönüşümüz yoktu. Bir aşkın daha dibini boylamadan hiçbir yere gidemezdim.

Başlarda vicdan yapamayacak kadar mutluyduk. O bahsettiğim kafede çalışıyordu, ben evimin dibindeki yerel bir gazetede çalışıyordum. Ama ne çalışmak. Pek uğradığım söylenemez. Maaşım ödenmediği için gitmiyordum. Gün boyu kafede oturuyor, sıkılınca etrafında dolanıyor, turlayıp geri dönüyordum, öğlen arasında da birlikte dolaşıyorduk orada burada, ara ara kaytarıyordu da. Her gece sabahlara kadar o mekan bu mekan dolaşırdık. Bizden mutlusu yoktu. Elimden tuttuğunda Tarlabaşı İstanbul'un en nezih semti olurdu, insanları sevecen... Evimse Harbiye'deydi, ışıksız ve aynasızdı. Karton kutuların üzerine konulmuş cam sehpamız vardı, onun etrafına doluşurduk. Faremiz bile vardı, daha ne olsun. Umurum değildi. Ben mutluydum gerisi teferruattı...

Büyüklerimizin dediği gibi mutsuzluk üzerine inşa ettiğimiz mutluluğumuz pek uzun sürmedi. Tüm ağırlığıyla çökmüştü üzerimize uğursuzluk. Cicim günleri dışında her günümüz kavga dövüştü. Hiç durmadan tartışırdık. Yaptığım her harekete mana bulurdu. Gözümün üstündeki kaşımı alış şeklime bile karışırdı. Ben de pek oturaklı olduğumu söyleyemem tabi o dönemde. Benim de aşağı kalır yanım yoktu. Aşık olduğum kadar kıskançtım. Herkesten ve her şeyden kıskanırdım. Dünyanın en yakışıklısıydı. Göz hizamdan bakan için. Ama bana aitti.

Böyleydik böyle olmasına ama altı ay sürdüyse üç ayında benim evimde, geri kalan üç ayında da onun evindeydik, bir gün ayrı kalmadık. Ben ulusal bir gazetede çalışmaya başlamış, o da Fransız Sokağı’nda bir kafe işletmeye başlamıştı. Sabah yanından kalkıp gazeteye gider, onun uyanıp kafeye geçtiği saatlerde gazeteden çıkıp kafeye koşturur, gece birlikte kapatıp eve döner, ben uyurken o otururdu. Kafedeyken ben kahve yapardım -en çok da latte yapmayı severdim-, o barda durur içkileri servis ederdi. Çoğu kez erken kalktığım için uyuyakalırdım koltuğun birinde, giderken kucaklar götürürdü.

Güzeldi güzel olmasına ama... Tek derdim hayatıma müdahale edilmemesiyken, onun en büyük zevkiydi. Ben değişmek istemiyordum, oysa değiştirmek istiyordu. Uzak duramıyor, uzlaşma sağlayamıyorduk. Birlikte olduğumuz her an birbirimize girerken, neredeyse ikimizin de uyanık olduğu her saniye birlikte olmamız büyük bir çelişkiydi. Şiddetli geçimsizlikti.

Günler böyle geçerken, son zamanlarda iyice azıtmış, ilişkimizin başlaması konusunda bile beni suçlamaya başlamıştı. Ona göre benim yüzümden olmuştu her şey. Kuyruğunu sallayan dişi köpek oluvermiştim bir anda. Tek başıma koymuştum taşın altına elimi. Atalarımıza dayanarak sürüsüyle söz söyleyebilirdim konuyla ilgili... Birimizden biri katil olmadan uzlaşmalı ya da uzaklaşmalıydık. Ben uzlaşma yolundan gitsem de, o daha atak çıktı uzaklaşmak konusunda. Ve beklenen an: “Bir süre görüşmeyelim”.

Kısacası açıkça söyleme gereği bile duymadı benden ayrılırken, ben de duyma ihtiyacı duymuyordum zaten. Öylece bitmişti. Tatlı bir yanmayla başlayan, acı acı ödediğimiz aşk müsvettesi...

Ne olduysa oldu, bana gelenler geldi, aradan üç dört hafta geçmiş, onun kötü giden işler iyice batmış, ben gazeteden çıkarılmış, işsiz ve evsizken, -hiç unutmuyorum- haftalardan sonra bir gün gecenin üçünde aradım evdeydi, 'geliyorum' dedim, 'gelme' dedi, 'geleceğim' dedim. -İlişkimizin mayası gereği tersini yapacağım ya her dediğinin.- Kapıyı açtı, salonun loş ışığında televizyonun karşısındaki koltuğa geçti, yüzüme bile bakmadan ‘Niye geldin?’ dedi, -Benim cevap çok iyiydi- 'Canım istedi geldim’. -Ne deseydim? Özlemiş olamazdım, mantığa aykırıydı. Sayılı güzel anımızı, anıdan sayılamayacak, tanınmayacak hale sokmuştuk, pisletmiştik. Piç etmiştik tabiri caizse.- Gitti yattı, ben de salonda uyudum. Ertesi gün ondan önce çıkıyordum evden, sarılmak istedim, son kezdi, tabiki de istemedi. -Ne diyebilirdim ki ilişkimizin mayasında vardı terslik.-

Sonraki altı ay onu unutarak geçti, her gün tekrardan hatırladığım için. Hiç karşılaşmadık unutana dek. İyi de oldu. Daha doğrusu o günlerde kötü gelirdi, bir görsem derdim ama meğer iyi gelmiş, görmediğime sevindim. Aynı ilişkimiz gibi tezattı ayrılığımız da.

Epey zaman geçtikten sonra iki üç kez görüşmüşüzdür. Aynı inatla. Son zamanlarda telefonda konuşuyoruz nadiren de olsa. Başka şehirde o. Düzelmiş gibi aramız. İnadımız sökmüyor gibi birbirimize artık. Uzaktan daha iyi anlaşıyoruz galiba. Hatta bir keresinde babamdan telefon beklerken aramıştı, 'baba' diye açmıştım telefonu, komik olmuştu. O ihtiraslı aşka ne oldu demiştim gülerken içimden. Ne zaman eskilerden konu açılsa, çok güzel günlerdi diyoruz sırf ilk bir ayı için. Hakikaten öyleydi ama. Ve ne zaman bizden konu açılsa şimdiki halinle o zamanda olsaydık ilişkimiz iyi giderdi diyor. İnat etmiyorum ya çok da tın, he deyip geçiyorum ya, değiştim sanıyor. Aslında birazcık değiştim kabul ediyorum. Daha usturupluyum, ağzıma geleni söylemiyor, canımın istediği gibi davranmıyorum. Çünkü artık böyleyim. Tamam kabul ediyorum değiştim. Ama yine de onunla anlaşabilecek kadar değil. -İnadım inat.-

Bu hikayeyi de aşkla bitirirken bir anımızı paylaşmak istiyorum. İstiklal’de yürüyoruz, kavga halindeyiz. Bir an durduk yolun ortasında, birbirimize döndük gözümüzü kırpmadan bakıyoruz, sinirli ve aşığız, birlikte yapamıyoruz ama ne yapacaksak birlikte yapmak istiyoruz. Kaç saniye bilmiyorum, öyle dalmışız ki önümüzdeki iki kız kalabalığın içinde, durmadan bize çekilir misiniz yoldan deyip duruyor, anlık bir sağırlıkla duymuyoruz, beş altı saniye geç ulaştı sesler sanki, en sonunda kız sinirli sinirli bağırdı: “Ne duruyorsunuz yolun ortasında be!” o an kendimize geldik. Anlamıştık ki, durum vahimdi. Bir süre daha bu deveyi güdecektik.

Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 9:40 ÖS

 

0 yorum:

 
>