Beş sene önceye dönüyoruz şimdi de... Aşktan ölüp aşkla doğmuştum. Çiviyle
çivi arasındaki o meseleden. Yenilenen hücrelerimle dipdiri hissediyordum.
Devamlı yemek yemeğe -devamlı körili tavuk yemeğe- gittiğim bir kafede
tanışmıştık -evet, orada çalışıyordu-. Her gittiğimde ilgilenirdi benimle,
umrumda değildi; çünkü çok aşıktım. Amma ve lakin elektrikler gelmiş benim
gözler açıldığı bir günde karnım acıkmıştı. Kafeye gidip her zamankinden
söyledim. Yanıma geldi, sohbet ettik, sonra benim yemeğim bitti, onun da işi.
'Eve gidip film izleyelim, sonra da yemek hazırlar yeriz' dedi. -O sırada iyi
yemek yapabildiğini sanıyorsam da, sonradan anladım ki tek yapabildiği körili
tavukmuş.- 'Olur' dedim... Küçük ama güzel bir evdi, Kurtuluş son duraktaydı.
Amelie’yi izledik. Daha önce izlemişsem de olsun. Sonra verdiği diğer sözü de
tutup yemek hazırladı. Abisiyle kuzenimi de çağırdık, afiyetle yedik.
O da ben de dirensek de tatlı tatlı aşık olduğumuz gerçeğine, acı gerçeği
kabullenemiyorduk. Açıklamalarına göre; aslında bendeymiş gözü, ben hiç yüz
vermediğim için de arkadaşımla yakınlaşıp bana açılacakmış, sonra ne olmuşsa
olmuş yanlış anlaşılma olmuş muş muş… Saçma olduğunu ben de biliyordum ama aşk
da saçmalıklar silsilesi değil midir, o mudur, bu mudur derken sorduğum soruyu
unuttum. Aklımı tatile gönderdim güzelce dinlensin diye, çok çalışmış,
yorulmuştu. İyi bir tatili hak ediyordu. Sanki. Üstelik sevgilisi olan
arkadaşımla o aralar yakınlaşmıştık biz de. Normalde pek hoşlanmazdı benden, o
günlerde yaz tatiliydi, görüşecek kimsesi yok diye beni arıyordu. Çok da
arkadaşım sayılmazdı. Yani en azından bu şekilde rahatlatıyordum içimi.
Sonuç olarak tutamadık kendimizi, gizli bir özneydi aşkımız. İşin kötüsü
kendimizi tutmamıza şartlar da müsaade etmiyordu. Sevgilisi olan arkadaşım
sürekli görüşmek istiyordu benimle, e tabi sevgilisini de yanında istiyordu.
Beraber gidiyorduk her yere, voltran oluşturmak imkansızken üçümüzden. Belli
etmemek için elimden geleni yapıyordum ama elleri birleştiğinde içten içe de
belli etmeden duramıyordum. Karmaşık bir durumdu. Yatıya kaldıkları bir gün
onlara salonu verip odama geçtiğimde neler hissettiğimi anlatamam. Ki o da
benim odamda olmayı yeğlerken yerde yatıp uyumakla yetinmişti. Çok karmaşıktı
çok. Tabi ben acı yemeden tatlıya geçmek istemiyordum. Gerçekler açığa çıkmadan
kesinlikle yaklaşmıyordum. Ne yapacağımızı biliyorduk ama nasıl söyleyeceğimizi
hiç bilmiyorduk. Ama şunu biliyordum ki bana düşmezdi. Ondan duyması lazımdı.
Şu an tam hatırlamıyorum ama zannedersem iki üç hafta öyle geçti. O
haftaların sonunda bütün gerçekler ortaya çıktı. Gerçek derken, aşkımızın ne
kadar gerçek olduğunu hala bile tam olarak kestirebilmiş değilim. Gerçekse de
bir aşk için bunlara değer miydi, emin değilim. Emin değildiysem de; gerçekler
ortalığa dökülmüş, geçirdiğimiz ilk gecenin baş başalığında, uyuyakalınca
yanımda, öyle de güzel uyuyordu ki, uyandırmak olmazdı, yanına yattım ve uykuya
daldım. Artık dönüşümüz yoktu. Bir aşkın daha dibini boylamadan hiçbir yere
gidemezdim.
Başlarda vicdan yapamayacak kadar mutluyduk. O bahsettiğim kafede
çalışıyordu, ben evimin dibindeki yerel bir gazetede çalışıyordum. Ama ne
çalışmak. Pek uğradığım söylenemez. Maaşım ödenmediği için gitmiyordum. Gün boyu
kafede oturuyor, sıkılınca etrafında dolanıyor, turlayıp geri dönüyordum, öğlen
arasında da birlikte dolaşıyorduk orada burada, ara ara kaytarıyordu da. Her
gece sabahlara kadar o mekan bu mekan dolaşırdık. Bizden mutlusu yoktu. Elimden
tuttuğunda Tarlabaşı İstanbul'un en nezih semti olurdu, insanları sevecen...
Evimse Harbiye'deydi, ışıksız ve aynasızdı. Karton kutuların üzerine konulmuş
cam sehpamız vardı, onun etrafına doluşurduk. Faremiz bile vardı, daha ne
olsun. Umurum değildi. Ben mutluydum gerisi teferruattı...
Büyüklerimizin dediği gibi mutsuzluk üzerine inşa ettiğimiz mutluluğumuz pek
uzun sürmedi. Tüm ağırlığıyla çökmüştü üzerimize uğursuzluk. Cicim günleri
dışında her günümüz kavga dövüştü. Hiç durmadan tartışırdık. Yaptığım her
harekete mana bulurdu. Gözümün üstündeki kaşımı alış şeklime bile karışırdı.
Ben de pek oturaklı olduğumu söyleyemem tabi o dönemde. Benim de aşağı kalır
yanım yoktu. Aşık olduğum kadar kıskançtım. Herkesten ve her şeyden
kıskanırdım. Dünyanın en yakışıklısıydı. Göz hizamdan bakan için. Ama bana
aitti.
Böyleydik böyle olmasına ama altı ay sürdüyse üç ayında benim evimde, geri
kalan üç ayında da onun evindeydik, bir gün ayrı kalmadık. Ben ulusal bir
gazetede çalışmaya başlamış, o da Fransız Sokağı’nda bir kafe işletmeye başlamıştı.
Sabah yanından kalkıp gazeteye gider, onun uyanıp kafeye geçtiği saatlerde
gazeteden çıkıp kafeye koşturur, gece birlikte kapatıp eve döner, ben uyurken o
otururdu. Kafedeyken ben kahve yapardım -en çok da latte yapmayı severdim-, o
barda durur içkileri servis ederdi. Çoğu kez erken kalktığım için uyuyakalırdım
koltuğun birinde, giderken kucaklar götürürdü.
Güzeldi güzel olmasına ama... Tek derdim hayatıma müdahale edilmemesiyken,
onun en büyük zevkiydi. Ben değişmek istemiyordum, oysa değiştirmek istiyordu.
Uzak duramıyor, uzlaşma sağlayamıyorduk. Birlikte olduğumuz her an birbirimize
girerken, neredeyse ikimizin de uyanık olduğu her saniye birlikte olmamız büyük
bir çelişkiydi. Şiddetli geçimsizlikti.
Günler böyle geçerken, son zamanlarda iyice azıtmış, ilişkimizin başlaması
konusunda bile beni suçlamaya başlamıştı. Ona göre benim yüzümden olmuştu her
şey. Kuyruğunu sallayan dişi köpek oluvermiştim bir anda. Tek başıma koymuştum
taşın altına elimi. Atalarımıza dayanarak sürüsüyle söz söyleyebilirdim konuyla
ilgili... Birimizden biri katil olmadan uzlaşmalı ya da uzaklaşmalıydık. Ben
uzlaşma yolundan gitsem de, o daha atak çıktı uzaklaşmak konusunda. Ve beklenen
an: “Bir süre görüşmeyelim”.
Kısacası açıkça söyleme gereği bile duymadı benden ayrılırken, ben de duyma
ihtiyacı duymuyordum zaten. Öylece bitmişti. Tatlı bir yanmayla başlayan, acı
acı ödediğimiz aşk müsvettesi...
Ne olduysa oldu, bana gelenler geldi, aradan üç dört hafta geçmiş, onun kötü
giden işler iyice batmış, ben gazeteden çıkarılmış, işsiz ve evsizken, -hiç
unutmuyorum- haftalardan sonra bir gün gecenin üçünde aradım evdeydi,
'geliyorum' dedim, 'gelme' dedi, 'geleceğim' dedim. -İlişkimizin mayası gereği
tersini yapacağım ya her dediğinin.- Kapıyı açtı, salonun loş ışığında televizyonun
karşısındaki koltuğa geçti, yüzüme bile bakmadan ‘Niye geldin?’ dedi, -Benim
cevap çok iyiydi- 'Canım istedi geldim’. -Ne deseydim? Özlemiş olamazdım,
mantığa aykırıydı. Sayılı güzel anımızı, anıdan sayılamayacak, tanınmayacak
hale sokmuştuk, pisletmiştik. Piç etmiştik tabiri caizse.- Gitti yattı, ben de
salonda uyudum. Ertesi gün ondan önce çıkıyordum evden, sarılmak istedim, son
kezdi, tabiki de istemedi. -Ne diyebilirdim ki ilişkimizin mayasında vardı
terslik.-
Epey zaman geçtikten sonra iki üç kez görüşmüşüzdür. Aynı inatla. Son
zamanlarda telefonda konuşuyoruz nadiren de olsa. Başka şehirde o. Düzelmiş
gibi aramız. İnadımız sökmüyor gibi birbirimize artık. Uzaktan daha iyi
anlaşıyoruz galiba. Hatta bir keresinde babamdan telefon beklerken aramıştı,
'baba' diye açmıştım telefonu, komik olmuştu. O ihtiraslı aşka ne oldu demiştim
gülerken içimden. Ne zaman eskilerden konu açılsa, çok güzel günlerdi diyoruz
sırf ilk bir ayı için. Hakikaten öyleydi ama. Ve ne zaman bizden konu açılsa
şimdiki halinle o zamanda olsaydık ilişkimiz iyi giderdi diyor. İnat etmiyorum
ya çok da tın, he deyip geçiyorum ya, değiştim sanıyor. Aslında birazcık
değiştim kabul ediyorum. Daha usturupluyum, ağzıma geleni söylemiyor, canımın
istediği gibi davranmıyorum. Çünkü artık böyleyim. Tamam kabul ediyorum
değiştim. Ama yine de onunla anlaşabilecek kadar değil. -İnadım inat.-
Bu hikayeyi de aşkla bitirirken bir anımızı paylaşmak istiyorum. İstiklal’de
yürüyoruz, kavga halindeyiz. Bir an durduk yolun ortasında, birbirimize döndük
gözümüzü kırpmadan bakıyoruz, sinirli ve aşığız, birlikte yapamıyoruz ama ne
yapacaksak birlikte yapmak istiyoruz. Kaç saniye bilmiyorum, öyle dalmışız ki
önümüzdeki iki kız kalabalığın içinde, durmadan bize çekilir misiniz yoldan
deyip duruyor, anlık bir sağırlıkla duymuyoruz, beş altı saniye geç ulaştı
sesler sanki, en sonunda kız sinirli sinirli bağırdı: “Ne duruyorsunuz yolun
ortasında be!” o an kendimize geldik. Anlamıştık ki, durum vahimdi. Bir süre
daha bu deveyi güdecektik.
31 Ekim 2012
Gönderen
kıyıköşeyazı
zaman:
9:40 ÖS
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder