22 Ağustos 2011


Yarın ne giyeceğini düşünürken uykuya dalarsın da sabah abuk sabuk kıyafetlerle çıkarsın ya sokağa uykusuzluktan seçici olamadığından. Bir de havalar soğuksa yine yeni uyanmışlığın yarattığı üşümeyle kalın kalın giyinir, öğleden sonra pişman olursun. Senin yanında mantık erdiremeyen kendimi düşündükçe ben hep o pişmanlığı yaşıyorum. Baştan düşünmemekten doğan, akıl erdirebildiklerini ise korkudan gösteremeyen, açığa çıkaramayan kendimi getiriyorum aklıma. Daha başka olabilirdi. Sonuç değişmese de daha güzel bir son hazırlanabilirdi. Ben o ezik büzük kelimelerin enkazı altında sesimi duyurmaya çalışıyorum hala. Yerin o kadar kat dibinden sesleniyorum ki duymana imkan yok. Mide bulantısı olduğunu düşünüyorum bazen, aynı ona benzetiyorum seni. Rahatsız ediciliğine rağmen boğazım geri itiyor seni. Kussam rahatlayacağım. Boğazım acıyacak, yanacak ama midem rahatlayacak. Ki bazen uyursun, hiç kıpırdamazsan kendiliğinden geçer mide bulantın. Çok da etkilemez. Ama sen onlardan değilsin. Ve ben şu an burada keşke olsan diyemiyor, demiyorsam bil ki, biliyorum ki çoktan karar verdim aşka. Huyumdur, büyük aşklarıma başlarken önce karar alırım. Ya da büyüklüğünden kararı kendime bırakıyorumdur bilmiyorum. Belki de ortada bir karar bile yok, sadece kendini kandırma. Seni benzettiğim başka şeyler de var. Ya da ben her şey olmanı istiyorum. Yalan söyleyip söylemediğini ayıramadığım gözlerinin çekikliğinden çekiyorum tüm bunları. Büyük aşkların mecbur hissettirdiği ateşe körükle gitme durumundan kaynaklanan bu acı arsızlığı ve kendini alamama. En büyük yalanıdır büyük aşkların hissettirdikleri. Hiç olmadık bir anda ben gidiyorum diyorsa biri anla ki hiç gitmek istemediğinden. Sadece gitmesi gerektiğini biliyordur. Gidecek olan zaten saatler öncesinden el kol hareketlerine başlar vücut dilinin o istemsiz belli edişiyle. Aniden gidiyorsa biri anla ki başka türlü gidemeyeceğinden.

Mide bulantısına benzetmişken seni, ben yattığım yerden kalkarken uykuyu fazla kaçırmış da olabilirim. Hiç çıkarmamak üzere donatırken yerini, çıkamaz hale gelmiş de olabilirim daldığım rüyadan. Bu da bir diğer bakış açısı.

Sana bunları anlatıyorum ki anla. Ağzımdan çıkanlar başka birilerine aitler, ben sadece seslendiriyorum onları. Ama bunlar aklımdakiler. Sen sıralarken yalanları, ben nereye saklayacağımı bilemiyordum asıl demek istediklerimi. Hangimiz daha iyi rol yapıyorduk sana açıklayayım; o çok bilindik durmuş saat ve yanlış ayarlanmış saat hikayesinden pay biç. Ben sürekli yürüyorum konuşa konuşa, sense oturduğun yerden sayıyorsun yalanları. Elbet biri doğruyu bulacak, birinden biri doğru çıkacak. Ama ben durmuyorum ki yerimde. Hep bi kaçış. Böyle şeyler düşününce kendime benzettiğim de oluyor seni. En çok gözlerine takıldığımdan inatla gözümün içine baktığından, en çok dudağına takıldığımdan yanımdan her geçerken gamzesini ortaya çıkarttığından, en çok gözlüğüne takıldığımdan çıkarıp çıkarmamak konusunda kararsız kalışından gözlerine de en az onun kadar takıldığımdan. Ufacık tefecik ayrıntılarla kendime biçilemez bir pahayla seni tanıttığımdan. Reklamını bu kadar iyi yaptığımdan. Seni kendime benzettiğim oluyor kendime bu kadar çok yakıştırdığımdan. Olmadığın, olmak istemeyebileceğin hayatımda; olmadığın, olamayacağın bir karakterle kafamda özenle oturttum olmanı bekliyorum. Beklediğimi de hiç belli etmiyorum. İstemediklerim istediklerimin sadece bir adım önündeyken hayat bi çizgiye bakıyor kimin kazandığına karar verirken. Ben niye kararsız olmayayım ki hayata karşı, niye onun aksini iddia etmeyeyim ki? Ediyorum işte. O ne diyorsa tersini diyorum. O neyi vermiyorsa ben onu istiyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi tutturup durmam sırf bu yüzden seni.

Aldığım bir kıyafetin yanına gidecek kıyafetler almak yerine her görüp de istediğim kıyafeti almaya devam ettikçe gardırobum hiç tamamlanmayacak biliyorum. Ben yine bunu şimdi neyle giyeceğim, onunla takacak bir çamtam yok deyişlerimle aynalara ağlanacağım beni bir kerecik olsun anlamayan. Hayatım da öyle. Ne çok şeye benziyor her şey. Hiç olmadık insanları soktukça, birbirine hiç uymayan, yakışmayan iki insanı sırf istiyorum diye aşk ettikçe kendime askıda kalacak hayatım. Farkındalık farkında bile olmayan insanlardan kat be kat aşağı itiyor seni. Çünkü farkında olmak hiçbir şeye yetmiyor. Ama o insanlar farkına bile varmadan yetinebiliyorlar bilmedikleri bir sürü şeyle. Bilmediklerim o kadar az ki yetmiyor, mutlu etmiyor şu beni.

Kendin için bir kere olsun gülümseme diye geçirsem de içimden yarın yine gülümseyeceğim. Bilmiyormuş gibi yapacağım. Mutlu görüneceğim. Bildiğimi kimse anlamayacak. Çok belli olsa da anlamayacaklar çünkü belli etmeyeceğim. Ona hata ediyorum, sorunlarım var, gel çöz demek isterken sistemin hata verdiğini, sorunu çözmezse işlerin yetişmeyeceğini söyleyeceğim. İşi bahane edeceğim iş aksanıyla kuracağı birkaç cümle için. Yalan söylemeyeceğim ama doğruyu da söylemeyeceğim. Gözümü kırpmadan günlerce bakabilecekken yüzüne kafamı çevireceğim. Ve bunların her birini teker teker içimde hissederken ne kadar geçici olduklarını tekrar tekrar hatırlatacağım. Kara kaşı kara gözüne isabet etmiş okun saplanmışlığını, saplantı haline getirmeden içimde hallederken yüzüme vuracağım bütün unuttuklarımı. Ama ben istediğim zaman.

Aylardır değiştirmeye yeltenmediğim saatin kulak tırmalayan sesiyle uyanırken artık değiştirmem gerektiğini düşüneceğim uyku sersemliğiyle. Ama şimdiki aklım olsaydı en güzel melodinin bile uykunu böldüğünde kulak tırmalayacağını düşünebilirdim. Şimdiki aklımız hiç olmuyor o anlarda. Şimdi bir saniye öncesi bile olamıyor. Zaman çok katı bu konuda. Hayat her konuda. Saçımı her boyattığımda bir daha hayatta boyatmam dediğimi bir daha ki mutsuzluğuma kadar unutmuyorum. Zaman işliyor, işledikçe ışıldıyor, gözünü alıyor ve unutturuyor. Birkaçımız dışında hepimiz annesiz kalmaktansa hiç sevmeyen, eziyet eden bir anneye razı oluyoruz. Yani yaşamaya. Hadi uyuyalım.




Gönderen kıyıköşeyazı zaman: 8:58 ÖS

 

0 yorum:

 
>