Unutmanın hatırına son bir hatırlatma:
İsterdim ki yine sen iste ben anlatayım. Ama benim istediğim hiçbir şeyi istemezsin ki sen. Benim de zaten dönmüyor artık dilim senli kelimelere.
Birkaç kalıp buzla başlamıştı. Suyla karışık buz desek daha yerinde olur; çünkü yeterince bekletmemiştik buzlukta. Ben buza dönüşememiş buzparçacıklarını susuz içtiği rakısına atmakla meşguldüm. O da başımda durmuş bir daha hiç olamadığı kadar heyecanlıydı. Gereksiz konuşmalar yaparak heyecanını bastırdığını sanıyordu ama hiçbir işe yaramıyordu. Masasız evimde, kuramadığım rakı sofrası eşliğinde girmiştik mevzuya. Anlatılacak çok bir şey bulamıyorum o geceyle ilgili. Midemin rakı kaldırmayan günlerinden biriydi, az içtim, az konuştum. Ayaklarımızı uzatabilmek için dipdibe oturduğumuz koltukta başım omzunda uyuyakalmıştım son hatırladığım. Pardon, sonra kalkıp yatağa gitmiştim, onu evdeki diğer insanlarla başbaşa bırakıp, son hatırladığım bu hatırlıyorum. Uyuyakalacak kadar etkilenmemiştim yani. Tabi bunda çağırma sebebimizin orada bulunan başka bir arkadaşla tanıştırmak olduğunun büyük etkisi var. Yani olabilir.
Anlaşıldığı üzere o gün tanışmamıştık. İki üç yıl kadar önce bir arkadaşın evinde tanımıştım ilk. Dürüstçe fikrimi söyleyeyim, o gün de etkilenmemiştim. Üstelik de başka birine deliler gibi aşıktım. Onun da zaten o sırada evde bulunan başka birindeydi gözü. Oyun oynamıştık, hani şu bazı kelimeleri ağzına almadan, kartta yazan kelimeyi anlatma oyunu. Ne yalan söyleyeyim o gün de yatmıştım o daha evden çıkmadan.
Daha sonrasında yalnızca iki defa karşılaştık. Birini hatırlamıyorum bile, ama o çok iyi hatırlıyordu. O sırada çalıştığım kafeye gelmiş başka arkadaşlarla beraber. Elbise ve çizme vardı üzerimde, onu hatırladım sonradan. Elim kanıyormuş, kesmiş miyim ne, o da çıkmış hafızamdan. İlgilenmiş benimle. Hiç hatırlamıyorum. Diğer karşılaşmamız ise gecenin bir yarısı, birbirimizden habersiz gittiğimiz bir barda. Tuvaletin önünde karşılaşmıştık. Anlamsız bir şekilde kapısında bekliyordu içerisi boş olmasına rağmen. Sevgili olunca anladım ki öyle her tuvalete giremezmiş, oymuş derdi. En yakın arkadaşımla gitmiştim o gece oraya. İlk tanıştığımızda onlar da tanışmışlardı hatta ama tanımamış orada gördüğünde, sevgilim sanmış. Sanırım o yüzden kısa kesmiş konuşmayı.
Ve tam bir buz olamamış buzların bırakamadığı etkiden daha etkili ilk günümüz. Yine bir arkadaşın evindeydim ve buz çağından bu yana internetten yazışmalarımıza dayanarak görüşme isteği duyuyordu o. Gerçi sınavları bittiğinde kahvaltı sözü vermişti, öğle yemeği oldu, olmadı akşam yemeği ve sonuç gecenin bir yarısı gidilen deniz kıyısındaki çaycı. O da şöyle oldu, biriyle buluşmuştum, poşet poşet hediyeler getirmişti bana gittiği bir seyahatten. Arkadaşın evine bıraktırmıştım dönüşte de kendimi. Ama tabi kara kara da düşünüyordum, yarın kalk, o poşetlerle eve dön. Durum böyle olunca buluşma teklifi cazip geldi, ve saat on ikiyi geçtiği bir sırada beni almaya geldi. Bahsettiğim çaycıya götürdü beni, hani şu Süper Baba dizisinin çekildiği. Saatlerce oturduk, konuştuk. Daha doğrusu o maçtan ve gelecekteki hayalinden bahsetti. Hatta gecenin sonunda suskunluğumu şu şekilde bozmuştum: “Konuştuğu tek şeyin maç olduğu ve bu kadar saçma bir hayali kurup benimle burada paylaşan bir adamla saatlerce bir yerde oturacağımı hiç sanmazdım.” Bu cümlenin birinci kısmını ona söyledim, ikinci kısmını kendime sakladım tabi. O kadar gaddar olamam.
Neyse geç olmuştu, kalktık, eve doğru yol aldık. Biraz hızlı gidiyordu, yavaşlamasını söyledim. Yani gerçek anlamda, arabayı demek istediğim. Ama dedi arabalar geçer o zaman bizi, hele ki yanımda bir kız varken bunu kaldıramam. Yavaş sür, yapamam, yavaş sür, yapamam diye inatlaşırken, o hayli parlak zekasıyla “o halde bizi her geçen araba için bir öpücük isterim” demez mi. Başta kabul etmedim ama sonra baktım ki şakası yok. Başladım öpmeye. Nasılsa dedim saat çok geç ve yolumuz kısa, kaç araba geçebilir ki? Dediğim gibi de oldu. Ama eve tam geldik derken geri döndü, bizi geçecek bir araba peşine düştü. Aynı sapağı kaç kere döndük hatırlamıyorum bile. Allah’tan hiç araba yoktu. En sonunda kaderine razı gelip evin önüne park etti arabayı. Hava aydınlanmak üzereydi ve iki üç saat sonra ailemin yanına gitmem gerekiyordu. Gitme dedi, gitmeliyim dedim, ben yine de gitmemeni umacağım gibisinden bir şeyler söyledi. Eve girdim. Tamam kabul ediyorum biraz etkilenmiştim. Ama sabah oldu ve hiç uyumadan ailemin yanına gittim.
Gittiğimi öğrenince şaşırdı. Ne sandı ki. Bir haftaya yakın kaldıysam o günler boyunca her sabah, öğlen, akşam telefonlaştık. Evet sevgili olmuştuk. Ve daha o zamanlar hissettiğim bir şey vardı. Hissetmiştim.
Döndüğüm gün sabaha kadar uyumamış olduğu için geç görüştük. Anlamalıydım. Daha başında çizilen bir ilişki sınırları içerisinde gerçekten de hiç şaşmadı görüşme saatleri. Şaşmadı telefonumun çalma zamanları. Hiç şaşmadı. Bir dakika bile oynamadı. Her şey kuralına uygundu ama sorun şu ki yalnızca onun kuralları geçerliydi.
İşsizdim, güçsüzdüm. Depresyonun temel haliydi. Yine de mutlu ve huzurluydum. O bir yandan okulu bitirmeye çalışıyor bir yandan da çok, çok fazla ilgiliydi benimle. Görüşmediğimiz gün yoktu diyebilirim. Sonra okulu bitti. Askerlik başvurusu. İsteksizleştiğinin kanıtı doğum günü kutlamam. İsteksizliğinin hat safhaya ulaştığı yıl dönümümüz. Hemen arkasından askerlik. Öyle şanslıydı ki üstelik. Acemiliği Kandıra’ya, askerliği Adapazarı’na çıkmıştı. En çok annem sevindi bu işe. Sık sık gitmiş oldum yanlarına. Sık sık ziyaret ettim onu da bu sayede. Kar kış demeden. Elimde temiz çamaşırları. Elimde kirlileri. Bu arada gittiği ilk günden bahsetmek bile istemiyorum.
Sayılı günler sayıldı, ilkbaharla beraber döndü geri. Şimdi düşünüyorum da ne aptalım. Ufak çapta bir duygu karışıklığına denk gelmiş olması dönüşünün ne büyük aptallık. Keşke büyük, çok büyük bir aşka tutulsaydım da görmeseydi gözüm onu, hatta büyük aşktan başkasını. Ama öyle olmadı. Kendiliğinden mi gitti? Yoksa... Ama yok ben kovdum içimdeki yabancı hisleri. Neyse ne. Derhal kapatmak istiyorum bu konuyu.
Ben kendime söz geçirsem de olan olmuştu bir kere. Gidişi belli dönüşü belli. Giderken değişmeyen adam döndüğünde değişir mi? Değişmedi de. Ağlarken gülmekti benim için onu sevmek ve en kötüsü de güldükten sonra tekrar ağlamaktı. Bu da haklı çıkarıyor işte değişen duygularımı. Sonraki günler bağırış, çağırış, kavga, dövüş. İşte bu kadar. Tatil vaadi, evlenme vaadi. Tutulmayan sözler. Cevap beklemeyen soru cümleleri. Tamam evet bu kadar.
Kayda değer bir yıl, kayıtlarını tutmadığım ikinci yılıyla ayakta durmaya hali yok ilişkimizin son konuşmamızdan sonrasına bir çizgi çekiyorum. Ve baştan alıyorum erkekler, ilişkiler, sevgiler adına vardığım kanıları. Aşk demiyorum. Çünkü aşk hakkında bir fikrim yok. Hiçbir zaman da olmadı. Ama dediğim gibi erkekler, ilişkiler ve sevgiler hakkında ona kadar edindiğim bütün çıkarımları çıkartıyorum aklımdan ki boşa yer kaplamasın. Çünkü onda uygulamaya geçirdiğimi zannederken gidişiyle anladım ki hiçbir geçerliliği yok. Çok bi bildiğim yoktu, bildiklerimi de unuttum. E tabi bildiklerimle kalsa iyi ama ben sanırım bu gidişle, ben sanırım bu gidişiyle çok şeyi aslanlara yem edeceğim. Beynime hücum eden düşünceler kalbime doğru yayıldıkça. Yeni edindiğim bir bilgi işte bu da.
Sen sormadan anlattım bu kez ilk günlerimizi. Çoktan unuturdum nasıl başladığını anlattırmasaydın her uykuya dalmadan biraz önce. Ve çoktan unuttum anlatırken beni dinlemediğin zamanları. Bir başı bir de sonu kaldı aklımda bir araya gelince değersiz kılan birbirlerini.
16 Ekim 2010
Gönderen
kıyıköşeyazı
zaman:
5:14 ÖS
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder