'Her şeyden çok ağzını severdim' romanını okuyun derim. Ben kendimden çok şey buldum. İşte bu da onun hakkında:
"Küçükken gardırobun arkasındaki sığınağıma girmiş, elimde tabancası, tetiği çekememiştim. O köşede, orada, duvarın kenarıyla, açılınca sığınağa kapı olan gardırop kapağının kesiştiği yerde oluşan o büyük yalnızlıkta büzülmüş, uzak, yalnız, gizlenmiş, kendimi dünyadan koruyordum, dahası tuzağımı kuruyordum dünyaya."
Yabanıl ve hırçın bir kız çocuğu, kıvırcık saçlı, koyu tenli, çingeneyi andırıyor. Aşırı, bastırılamaz bir baba sevgisi; neşe, şefkat, tutku. Ölüme karşı içgüdüsel bir çekim; acı ve çelişki dolu bir yaşam bağı. Genç kızlığın başlangıcında ortaya çıkan hastalık; kişisel bir iç savaş; dünyayla, varoluşla, anneyle; ulaşılmaz güzellikle hesaplaşma... o güzel yüzle, öpmeyi bilmeyen o ağızla hesaplaşma. Yılların, anıların, belleğin değişkenliğinde düş ve gerçek. Özyaşam kesitleri...
Bilinçli ve acı dolu, kadınca bir deneyimin romanı: Tutkulu ve berrak.
10 Ekim 2006
Gönderen
kıyıköşeyazı
zaman:
11:13 ÖS
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
4 yorum:
Teşekkürler tavsiyen için lakin içinde canlılara zarar verebilecek cisimlerin olduğu romanlardan haz almıyorum.!! Ne diyeyim yalan yok!!
Neredeyse her şeyin içinde kanser yapıcı madde var. Ona bakacak olsak yemeyelim, içmeyelim. Durum böyleyken kadınlar neden olmasın ki. Varsın üzüntüden, kederden kanser etsin onlar da. Dert etmeye değmez.
AHH şu yanlış anlaşılmalar!!!
Ben mi yanlış anlamışım. Çok pardon o zaman.
Yorum Gönder